Yüksek Öğretim Kurulu’nun kuruluşundan bugüne dek tam 44 sene geçti.
Her yıl bu tarihte öğrenciler “YÖK’e Hayır” diyerek kampüslerden sokaklara taşar. Çünkü 6 Kasım, 12 Eylül’ün mirasını taşıyan kurumun kuruluş yıldönümüdür.
Yükseköğretim Kurulu, 12 Eylül askeri faşist darbesinin hemen ardından, 1981 yılında üniversiteleri disiplin/denetim eksenine sokmak için kuruldu
Kurulduğu günden bu yana, üniversiteleri özgür bilim yuvaları olmaktan çıkarıp merkezî bir vesayet sistemine teslim etti.
Bu kurum Rektörlerin ve dekanların seçimle değil atamayla göreve gelmesini sağladı.
Üniversiteler, bilim insanlarının değil, talimatların hüküm sürdüğü hiyerarşik kurumlara dönüştü.
Düşünce yerine itaat, bilim yerine biat kültürü hakim oldu.
YÖK’ün Nitelik değil Nicelik Anlayışı ve Bu Anlayışın Ortaya Çıkardığı Yetersizlikler
YÖK’ün gölgesinde her ile, her ilçeye üniversite açmak çok büyük bir aşarı gibi anlatıldı.
Evet, bugün Türkiye’de 129 devlet, 75 vakıf üniversitesi, 5 vakıf meslek yüksekokulu var. Toplamda 209 yükseköğretim kurumu!
Ama soruyorum:
Bu kadar üniversiteye rağmen neden bilimsel üretimde oldukça gerideyiz?
Neden gençlerimizin çoğu mezun olduklarında işsiz kalıyor?
Neden üniversitelerimiz dünya sıralamalarında ilk 500’e giremiyor?
Bu şunun net bir göstergesidir; nicelik arttı, nitelik azaldı.
Çünkü üniversiteler sadece girişinde tabela olan içi boş kurumlara dönüştü.
1981’de yaklaşık 200 bin olan üniversite öğrencisi bugün YÖK’ün “Nitelik Değil Nicelik” anlayışıyla yaklaşık 7 milyona ulaştı. Bugün bu öğrencilerin yaklaşık 4 milyonu örgün eğitimde, yani fiilen kampüslerde bulunuyor.
Bunların en az %40’ı, ailesinden uzakta okumak zorunda.
Yani en az 1,6 milyon öğrenci başka şehirlerde barınma ihtiyacı duyuyor.
Fakat YÖK’ün plansız “her yere üniversite” politikası, bu öğrenci hareketliliğine denk bir yurt ve altyapı politikası üretemedi.
KYK’nın 2024 itibarıyla yaklaşık 1 milyon kişilik kapasitesi var. Fakat barınma ihtiyacı olan öğrenci sayısı bu kapasitenin en az 600 bin üzerinde. Yani her yıl yüzbinlerce genç, barınacak yer bulamıyor. Kimi tarikat yurtlarına, kimi aşırı kiralık evlere mecbur bırakılıyor ve hatta bazı gençlerimiz okullarını bırakmak zorunda kalıyor.
Bu yurtlar açısından durumun ciddiyetini gösteren bir tablo; bir de öğrenci bursları açısından bakalım;
Bugün toplam 4 milyon öğrencisinden sadece 635 bini burs alabiliyor.
Yani öğrencilerin yalnızca altıda biri devletten bir nebze destek görebiliyor. Kalanlar, yoksulluğa, borçlanmaya, güvencesizliğe terk ediliyor.
AKP İktidarının ilk yılı olan 2002’deki 45 TL bursla, o dönemde “bir çeyrek altın” alınabilecek düzeyde bir burs alınırken; Bugün burs 3.000 TL olarak açıklandı, ciddi bir atış gibi sunulsada öğrencilerin giderleri çok artmış durumda ve alım gücü olarak 2002 ile kıyaslandığında gerçek anlamda ciddi bir artış sağlamamıştır. 2002 yılında 45 TL ile bir çeyrek altın alınırken, 2025 yılı bursu 3000 TL ile bir gram altın zor alınmaktadır. AKP iktidarındaki tablo, “rakamlarda artış var” demekle birlikte, “öğrencinin ekonomideki koşulları, enflasyon ve giderler karşısında ne kazanç elde ediyor?” sorusunun cevabının pek parlak olmadığını gösteriyor.
Her ilde üniversite olmasıyla övünen YÖK, gençlere umut değil, umutsuzluk aşıladı Artık bu ülkenin çocukları sayı değil, insan muamelesi görmek istiyor. YÖK kaldırılmadan, bu ülkenin üniversitelerinin sorunları da bitmez.

Kampüslerde Baskı, Sokaklarda Direniş
Her 6 Kasım’da olduğu gibi bu senede, öğrenciler yine aynı taleplerle sokaklarda olacak:
“Üniversite özerkliği ve demokratik yönetim, barınma ve geçim desteği, liyakate dayalı kadrolar!” Ama karşılarında yine biber gazı, jop ve gözaltı olacak. Oysa bu gençler ülkenin düşmanı değil, umududur. Onlar özgür düşüncenin, bilimsel aklın ve çağdaş Türkiye’nin savunucularıdır.
Meclise ve Muhalefete Düşen Görev
Bugün Parlamento’da 2026 bütçesi konuşuluyor.
YÖK’ün bütçesi de o rakamların arasında.
Ama şunu unutmamak gerekir: YÖK, 12 Eylül’ün mirasıdır. Antidemokratik bir dönemin kurumudur. Muhalefetin görevi sadece açıklama yapmak değildir. YÖK’ün dayattığı vesayet düzenini kökten değiştirecek bir üniversite reformunu Meclis’e taşımak, bu halkın çocuklarına özgür üniversiteler bırakmak boynumuzun borcudur!
Nasıl Bir Üniversite?
1️⃣ YÖK kaldırılmalı; yerine üniversitelerin özerkliğini ve katılımcı yönetimini güvenceye alan “Üniversitelerarası Demokratik Konsey” kurulmalı.
2️⃣ Rektör ve dekanlar, üniversite bileşenleri tarafından seçilmeli.
3️⃣ Her ilçeye üniversite açma anlayışı bırakılıp, bölgesel mükemmeliyet merkezleri kurulmalı.
4️⃣ Üniversite bütçeleri, TBMM denetiminde şeffaf olmalı.
5️⃣ Denklik süreçleri eşit ve adil bir yapıya kavuşturulmalı.
6️⃣ Akademisyenlerin, öğrencilerin ve çalışanların örgütlenme özgürlüğü güvence altına alınmalı.
Son Söz Yerine;
12 Eylül’ün karanlığında doğan YÖK, bilimin önüne kurulmuş bir barikattır.
Bu barikat yıkılmadan, Türkiye’nin özgür ve güçlü üniversitelere kavuşması mümkün değildir.
Bugün, 6 Kasım’da, hep birlikte yüksek sesle söyleyelim:
“YÖK’e Hayır!”






