Kimlik denildiğinde çoğu insanın aklına ilk olarak nüfus cüzdanı gelir. Oysa bir insanın kimliği, cebinde taşıdığı resmi bir belgeden çok daha fazlasıdır. Kimlik; insanın dili, kültürü, inancı, yaşam biçimi, hatıraları, acıları, sevinçleri ve ait hissettiği toplumsal değerlerin bütünüdür.
Devletler, vatandaşlarını kayıt altına almak için kimlik belgeleri düzenler.
Ancak bir insanın gerçek kimliğini belirleyen şey, yalnızca o belge üzerinde yazan bilgiler değildir. İnsan, geçmişiyle, ailesiyle, yaşadığı coğrafyayla ve kurduğu toplumsal ilişkilerle şekillenir. Bu nedenle kimlik, bürokratik bir tanımdan çok, insani ve toplumsal bir varoluş biçimidir.
Tarih boyunca birçok toplum, kendi dilini konuşmak, kültürünü yaşatmak veya inancını özgürce ifade etmek için mücadele vermiştir. Çünkü insanlar bilir ki kimliklerini kaybettiklerinde yalnızca bir özelliklerini değil, kendilerini var eden değerlerin önemli bir bölümünü de kaybetmiş olurlar.
Öte yandan kimlik, insanları birbirinden ayıran bir duvar değil, farklılıklarıyla birlikte yaşayabilmenin de temelidir. Bir kişinin kendi kimliğini özgürce yaşayabilmesi, başkasının kimliğine saygı göstermesiyle mümkündür. Gerçek demokrasi ve toplumsal barış da ancak bu anlayış üzerine kurulabilir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, insanları tek bir kalıba sığdırmaya çalışmak değil; farklı kimliklerin eşit ve özgür biçimde var olabileceği bir toplumsal düzen inşa etmektir. Çünkü kimlik sadece nüfus cüzdanında yazan birkaç satırdan ibaret değildir. Kimlik, insanın kendisidir; geçmişidir, hafızasıdır ve geleceğe bırakacağı izdir.
Farklılıklarımızla yan yana durabildiğimiz ölçüde güçlüyüz; çünkü birlikte bir arada yaşamak, kimliğimizin, hafızamızın ve geleceğe uzanan ortak irademizin adıdır.





