Türkiye’de siyaset uzun yıllardır halkın gerçek sorunlarından uzaklaştırılarak, iktidarın bir dönem kalma ısrarı ile muhalefet arasındaki güç mücadelelerine sıkıştırılıyor. Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. “Mutlak butlan” tartışmaları, siyasi krizler ve dış müdahale iddiaları gündemin merkezine yerleşirken, işçi sınıfının ve emekçi halkın yaşadığı ekonomik sorunlar arka plana itiliyor.
Bir tarafta sermayenin servetine servet kattığı bir düzen devam ediyor. Üretimi gerçekleştiren milyonlarca işçi yoksullaşırken, küçük bir azınlık her geçen gün daha fazla zenginleşiyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik büyüyor, emekçilerin alım gücü düşüyor ve sosyal haklar giderek aşınıyor.
Diğer tarafta ise iktidarın bir dönem daha devam etmesini sağlayacak siyasi hamleler ve yeni denklemler tartışılıyor. Siyasi aktörler kendi pozisyonlarını güçlendirmeye çalışırken, işsizlik, güvencesiz çalışma, düşük ücretler ve barınma sorunu gibi temel meseleler çözüm beklemeye devam ediyor.
Bütün bunların yanında emperyalist güçlerin bölgesel ve küresel çıkarları doğrultusunda yaptığı müdahaleler de göz ardı edilemez. Türkiye’nin iç siyasetindeki gelişmelerin uluslararası güç dengelerinden bağımsız olmadığı açıktır. Ancak bu durum, halkın kendi siyasetini yapması, taleplerini ve bağımsız siyasal iradesini ikinci plana atmasını gerektirmez.
Tam da bu noktada kritik soru şudur: Ne yapmalı?
Öncelikle toplum, kendisini yapay kutuplaşmaların içine hapsetmeye çalışan siyaset anlayışına teslim olmamalıdır. Bir tarafın koşulsuz savunucusu ya da diğer tarafın koşulsuz karşıtı olmak, emekçi halkın sorunlarını çözmez.
Çözüm; işçi sınıfının, emekçilerin, gençlerin, kadınların ve yoksulların ortak taleplerini merkeze alan bağımsız bir toplumsal mücadele hattının güçlendirilmesidir. Sendikal hakların geliştirilmesi, güvenceli çalışma, adil vergi sistemi, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesi ve gelir adaletinin sağlanması temel hedefler olmalıdır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; kaosun taraflarından birine eklemlenmek değil, halkın çıkarlarını esas alan demokratik ve toplumsal bir çıkış yolunu örgütlemektir. Çünkü hangi siyasi aktör kazanırsa kazansın, emekçilerin talepleri güçlü bir şekilde ortaya konulmadığı sürece değişen birbirinin yalnızca benzeri yönetenler olacaktır.
Gerçek değişim; sermayenin değil emeğin, ayrıcalıklı kesimlerin değil, dış müdahalelerin değil: halkın kendi iradesinin belirleyici olduğu bir düzenin kurulmasıyla mümkündür. İşçilerin Birliği ile Türkiye’nin geleceği de ancak bu zeminde daha adil, daha özgür ve daha eşit bir noktaya taşınabilir.





