Aysun Palalı Köktaş’ın “Sosyal Demokrasinin Evrimi ve Türkiye’de CHP” başlıklı çalışmasında Sosyal demokrasinin Marksist köklerden reformist çizgiye evrimi, II. Dünya Savaşı sonrası refah devleti deneyimi ve neoliberal dönemde yaşadığı krizler… Türkiye’de CHP’nin bu süreçteki dönüşümü ve günümüz sosyal demokrasisinin karşı karşıya olduğu meydan okumalar mercek altına alındı.
Makaleye göre, Sosyal demokrasi, ortaya çıktığı ilk günden bu yana ekonomik büyümenin ve toplumsal refahın, özellikle emekçi sınıflar başta olmak üzere tüm topluma adil ve dengeli biçimde dağıtılmasını hedefleyen bir siyasal hareket olarak şekillendi. Eşitlik, özgürlük, dayanışma ve sosyal adalet ilkeleri etrafında gelişen bu hareket, zamanla Marksist devrimci çizgiden uzaklaşarak reformist ve sistem içi bir siyaset anlayışına evrildi.
Bu dönüşüm, yalnızca ideolojik bir değişim değil; aynı zamanda işçi sınıfının örgütlenme biçimini, sendikal mücadeleyi ve sosyal demokrat partilerin iktidarla kurduğu ilişkiyi de köklü biçimde etkiledi.
Marksist Köklerden Reformist Çizgiye Kopuş
Sosyal demokrasinin tarihsel serüveni, 19. yüzyıl işçi hareketleriyle başladı. Başlangıçta devrimci sınıf mücadelesinin bir parçası olan sosyal demokrat eğilimler, I. Enternasyonal döneminde belirginleşen ayrışmalarla birlikte reformist bir yönelim kazandı.
Bu süreçte, işçi sınıfı içinde “işçi aristokrasisi” olarak tanımlanan, daha yüksek ücretli ve vasıflı bir kesimin ortaya çıkması belirleyici oldu. Bu kesimler, düşük ücretli işçilerden farklılaşarak sendikal ve siyasal mücadeleyi günlük kazanımlara odakladı. Böylece devrim hedefi geri plana itilirken, reformlar temel siyasal araç haline geldi.
Eduard Bernstein’in “Hareket her şeydir, nihai hedef hiçbir şey” yaklaşımı, sosyal demokrasinin bu yeni yönelimini teorik olarak meşrulaştırdı.
II. Enternasyonal: Parlamenter Yol ve Devrimden Uzaklaşma
1889–1914 yıllarını kapsayan II. Enternasyonal dönemi, sosyal demokrasinin devrimci mücadeleden kopuşunun kurumsallaştığı bir aşama oldu. İşçi sınıfı artık yalnızca sendikal değil, aynı zamanda parlamenter siyaset aracılığıyla temsil ediliyordu.
Özellikle Alman Sosyal Demokrat Partisi öncülüğünde şekillenen bu çizgi, sosyalizmi devrimle değil; parlamentoda çoğunluk sağlama ve reformlar yoluyla gerçekleştirme hedefini benimsedi. Kapitalizmin “doğal” olarak çökeceği varsayımı, sınıf mücadelesinin belirleyici rolünü zayıflattı.
Ancak kapitalizmin çökmediği, aksine üretimin ve ücretlerin arttığı 1890’lı yıllar, bu teorik yaklaşımı ciddi bir krize sürükledi.
Savaş, Milliyetçilik ve II. Enternasyonal’in Çöküşü
I. Dünya Savaşı, sosyal demokrat partiler için tarihsel bir kırılma yarattı. Savaşa karşı uluslararası dayanışma söylemine rağmen, birçok sosyal demokrat parti “ulusal savunma” gerekçesiyle kendi hükümetlerinin savaş politikalarını destekledi.
Bu tutum, II. Enternasyonal’i fiilen işlevsiz hale getirdi. Lenin’e göre bu durum, sosyal demokrat liderliğin işçi sınıfının çoğunluğunu değil, ayrıcalıklı bir azınlığı temsil ettiğinin göstergesiydi. Böylece Marksist devrimci partilerle sosyal demokratlar arasında geri dönüşü olmayan bir ayrışma yaşandı.
Faşizm Tehdidi ve Sınıf Mücadelesinin Geri Çekilişi
Kapitalizmin kriz dönemlerinde faşist hareketlerin yükselişi, sosyal demokrasi ve sol hareketler için yeni bir sınav oldu. 1920’ler ve 1930’larda İtalya ve Almanya’da yaşanan süreçler, sermayenin faşizmi bir sistem savunma aracı olarak devreye soktuğunu gösterdi.
Bu ülkelerde örgütlü solun faşizm karşısında yenilmesi, sınıf mücadelesinin geri çekilmesine ve sosyal demokrasinin daha da uzlaşmacı bir çizgiye yönelmesine neden oldu.
Refah Devleti ve Sosyal Demokrasinin Altın Çağı
II. Dünya Savaşı sonrası dönem, sosyal demokrasinin altın çağı olarak kabul ediliyor. 1950’ler ve 1960’larda Batı Avrupa’da uygulanan Keynesyen politikalar sayesinde: Sosyal haklar genişletildi, Kamu sektörü büyüdü, planlamacı devlet anlayışı güç kazandı.
Bu dönemde sosyal demokrat partiler, yalnızca muhalefet değil; kapitalist devleti yöneten iktidar partileri haline geldi. Ancak bu başarı, aynı zamanda Marksist ve enternasyonalist gelenekten kopuşu da beraberinde getirdi.
Neoliberal Dalgayla Gelen Gerileme
1970’lerin sonlarından itibaren yükselen neoliberalizm, sosyal demokrasinin kazanımlarını aşındırdı. Özelleştirmeler, kamu harcamalarının kısılması ve planlamadan uzaklaşma, sosyal demokrat partileri ideolojik bir bunalıma sürükledi.
Brezilya İşçi Partisi gibi örneklerde görüldüğü üzere, neoliberal politikalara uyum sağlayan sosyal demokrat partiler, işçi sınıfı ve sendikalarla bağlarını zayıflatarak toplumsal destek kaybı yaşadı.
Türkiye’de Sosyal Demokrasi ve CHP’nin Dönüşümü
Türkiye’de sosyal demokrasinin ana temsilcisi olan CHP, tarihsel olarak devletçi bir kimlikten sosyal demokrat bir çizgiye evrildi. Ancak neoliberal dönemde CHP’nin de özelleştirme politikalarına yönelmesi, parti ile emekçi sınıflar ve sendikalar arasındaki bağı zedeledi.
Bu süreç, sağ ve sermaye yanlısı partilerin güç kazanmasına zemin hazırladı. Sosyal demokrasinin toplumsal temsil kapasitesi zayıflarken, sınıfsal talepler siyasal gündemin dışına itildi.
Günümüzde Sosyal Demokrasinin Önündeki Yeni Sınav
Bugün sosyal demokrasi, yalnızca neoliberal politikalarla değil; Gelir eşitsizliği, Otomasyon, Yapay zekâ ve yeni teknolojiler,Güvencesiz çalışma gibi yeni meydan okumalarla karşı karşıya.
Makale, sosyal demokrasinin hem küresel ölçekte hem de Türkiye’de, özellikle CHP özelinde, yenilikçi, kamucu ve emek merkezli yeni bir siyasal hat üretmek zorunda olduğuna dikkat çekiyor.
Makalenin tamamı şu şekilde;





