CHP’de yaşananları yalnızca Kılıçdaroğlu–İmamoğlu ya da bugün Kılıçdaroğlu–Özgür Özel çatışması olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Kişisel çatışma sebep değil, zaman içinde ortaya çıkan sonuçtur.
Asıl ayrışma, Türkiye’nin otoriter ve kişiselleştirilmiş yönetimden nasıl çıkarılacağı konusunda başladı.
Kılıçdaroğlu’nun helalleşme, Halil İbrahim Sofrası, Millet İttifakı ve Altılı Masa siyaseti; mecut güçlü liderin yerine başka bir güçlü lider getirmeyi değil, iktidarın tek kişide toplandığı sistemi değiştirmeyi amaçlıyordu.
Hedef; farklı inançlarda, etnisitede ve görüşteki yurttaşları, benzemezleri ve muhalefet partilerini ortak bir demokratik dönüşüm programında buluşturmak, kuvvetler ayrılığını yeniden kurmak ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçmekti.
Bu anlayışta seçilecek Cumhurbaşkanı ittifakın sahibi değil, toplumsal mutabakatın temsilcisi ve kendi yetkilerini sınırlandıracak bir geçiş lideri olacaktı.
2019 yerel seçimlerinden sonra farklı bir siyasal yaklaşım gelişmeye başladı. İmamoğlu’nun iktidarın desteklediği adayı iki kez yenmesi, onu ulusal ölçekte güçlü bir lider adayına dönüştürdü. Karizması, farklı kesimlere ulaşabilmesi ve seçim kazanma kapasitesi, Cumhurbaşkanlığı adaylığını da doğal olarak gündeme getirdi.
Kırılma, İmamoğlu’nun seçim kazanma kapasitesinin ortak demokratik dönüşüm ittifakının bir unsuru olmaktan çıkarılıp iktidar olma stratejisine dönüşmesiyle yaşandı.
İmamoğlu’nun bu yola yalnızca kişisel ihtirasla girmedi.. Cumhurbaşkanlığı sistemi zaten siyaseti programların ve kurumların rekabetinden çıkarıp liderler arasındaki yarışa dönüştürüyordu. Bunun yanında çevresinde oluşan çıkar odakları, danışmanlık ve siyasal iletişim yapılarının da bu yönelimi teşvik etmiş olması güçlü bir ihtimaldir.
“Yeni ve güçlü lider”, “yeni siyasetçi kuşağı”, “değişim” ve “liderin kurumları değiştirebileceği” düşünceleri, kamuoyu araştırmalarından çıkan kaçınılmaz toplumsal talepler gibi sunuldu.
Reform Enstitüsü Direktörü Mehmet Ali Çalışkan’ın açıklamaları doğrudan bir yönlendirme ilişkisini kanıtlamıyor. Ancak İmamoğlu’nun ulusal lider olarak konumlandırılmasına yönelik düşünsel ve stratejik çerçevenin izlerini taşıyor.
Bu dönüşümde “kazanamayacak aday” söylemi de son derece önemli bir araç olarak kullanıldı.
Tartışılması gereken konu Türkiye’nin kişiselleştirilmiş yönetimden nasıl çıkarılacağı ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme nasıl geçileceğiydi. Fakat bütün bu kurumsal tartışmalar tek bir soruya sıkıştırıldı:
“Kılıçdaroğlu kazanabilir mi, kazanamaz mı?”
Böylece iki farklı demokrasi anlayışı arasındaki ayrılık görünmez hale getirildi. Kılıçdaroğlu’nun toplumsal mutabakat ve demokratik geçiş ittifakı tartışılmak yerine, kendisi daha seçim yapılmadan “kazanamayacak aday” olarak tanımlandı. İmamoğlu ise yalnızca alternatif bir aday değil, Mansur Yavaş ile seçimi kazanabilecek bir lider gibi sunuldu.
Oysa kazanabilirlik yalnızca adayın kişisel özelliği değildir. İttifakın genişliği, adayın belirlenme yöntemi, kampanyanın niteliği, örgütlerin çalışma isteği, medya eşitsizliği, seçim güvenliği ve seçmende oluşturulan güven birlikte sonucu belirler.
Bir adaya aylarca “kazanamaz” denilmesi de tarafsız bir tahmin değildir. Bu söylem seçmenin motivasyonunu, örgütlerin çalışma isteğini ve ittifak ortaklarının bağlılığını zayıflatarak kendi öngördüğü sonucun oluşmasına katkıda bulunabilir.
Bu nedenle “kazanamayacak aday” söylemi yalnızca bir kişiye yönelik eleştiri değil; demokrasi mücadelesini rejim değişikliğinden lider seçimine çeviren temel araçlardan biri oldu.
Bir sistemi onun seçim araçlarını kullanarak yenmek başka, o sistemin siyasal mantığını benimsemek başkadır.
Kişiselleştirilmiş rejime karşı başka bir kişiselleştirilmiş liderlik projesi kurulursa rejimin özü değişmez; yalnızca onu yönetecek kişinin adı değişir. Kısmi iyileşme sağlanır. Demokrasi gelmez.
Millet İttifakı, toplumsal mutabakat ve parlamenter sistem de bu durumda kurucu amaçlar olmaktan çıkarak önceden belirlenmiş lideri iktidara taşıyacak araçlara dönüşür.
CHP’deki asıl ayrışma da burada başladı:
Bir tarafta gücün liderden alınarak Meclise, yargıya ve demokratik kurumlara dağıtılmasını savunan toplumsal mutabakat anlayışı…
Diğer tarafta partinin, ittifakların ve siyasi kadroların seçimi kazanacağı düşünülen liderin çevresinde yeniden düzenlenmesini esas alan yaklaşım…
Bu ayrılık başlangıçta kişisel değildi. Ancak siyaset lidere bağlandığında doğal olarak kişiselleşti.
Liderin seçim kazanma kapasitesi en yüksek meşruiyet ölçüsüne dönüştürüldüğünde eleştiri, farklı görüş olmaktan çıkar ve lidere karşı çıkış sayılır.
CHP’ye aidiyet yeterli görülmez; herkesin açıkça taraf olması beklenir. Parti programına ve demokratik ilkelere bağlılık yerine liderlik projesine sadakat aranır. Farklı düşünenler “değişimin önündeki engeller” veya “iktidar yürüyüşüne çelme takanlar” olarak gösterilir.
“Benim aidiyetim CHP’ye” diyen bir belediye başkanının bile taraf seçmeye zorlanmasının nedeni budur.
Özgür Özel’in sokaklara çıkması ve sürekli mitingler düzenlemesi de bu liderlik stratejisinden ayrı düşünülemez. Muhalefet liderinin halkın arasında bulunması elbette gereklidir. Ancak sokak, demokrasi ve adalet mücadelesinin yanında yeni bir liderlik meşruiyeti üretme alanına dönüştürülürse mücadele yeniden kişiler üzerinden kurulmuş olur.
Üstelik lider değişimi stratejisi seçim matematiği bakımından da güvenli değildir.
Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanabilmek için geçerli oyların yarısından fazlasını almak gerekir. Yeniden Refah, DEVA, Gelecek, Saadet ve başka hareketler kendi adaylarını çıkarabilir. İlk turda başka adaylara oy veren seçmenlerin ikinci turda kendiliğinden İmamoğlu’na yöneleceğini düşünmek büyük bir hatadır.
Seçmenler partilerin ve liderlerin mülkü değildir.
Diğer partilere eşit ortaklık önerilmeden yalnızca önceden belirlenmiş bir liderin arkasında toplanmaları istenirse, bu partilerin kendi kimliklerini ve siyasi güçlerini korumak için ayrı hareket etmeleri daha rasyonel hale gelir.
Böylece birleştirme iddiasıyla ortaya çıkan lider merkezli strateji, muhalefeti daha da parçalayabilir.
Daha önemlisi, kendi içinde bölünmüş bir CHP’nin Türkiye’nin farklı kesimlerini ve muhalefet partilerini ortak bir demokrasi mücadelesinde buluşturması son derece zordur.
Bölünmüş bir CHP, toplumun farklı kesimlerini hangi inandırıcılıkla bir Türkiye İttifakı içinde birleştirecektir?
Toplumsal mutabakat önce partinin kendi içinde yaşatılmalıdır.
Kendi içinde farklılıklarını yönetemeyen, eleştiriyi sadakatsizlik sayan ve sürekli tasfiye üreten bir CHP’nin otoriter yönetime karşı geniş ve kalıcı bir demokratik cephe kurması mümkün değildir.
Bu nedenle CHP’deki çatışmayı “Kılıçdaroğlu koltuğu bırakmak istemiyor” veya “İmamoğlu’yla kişisel sorunu var” kolaycılığıyla açıklamak gerçeği gizlemektedir.
Başlangıçta kişisel olmayan stratejik ayrılık, demokrasi mücadelesi rejim değişikliğinden lider değişikliğine dönüştürüldükçe önce Kılıçdaroğlu–İmamoğlu, ardından Kılıçdaroğlu–Özel çatışması biçiminde kişiselleşmiştir.
Kişisel çatışma sebep değildir. Demokratik rejim değişikliğinin lider değişikliğine indirgenmesinin sonucudur.
Türkiye’nin ihtiyacı tek adamın yerine başka bir tek adam koymak değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı, farklı siyasi ve toplumsal kesimleri eşit ortaklar olarak bir araya getiren, hiç kimsenin sınırsız güce sahip olamayacağı demokratik ve kurumsal bir düzen kurmaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı Güçlendirilmiş Parlamenter Sisteme geçmektir.
Bunun yolu önce lideri belirleyip herkesi onun arkasında hizaya sokmaktan değil; önce toplumsal mutabakatı kurup lideri bu mutabakatın hizmetine vermekten geçer.
Taraflar yanlışlarını görmeli, birlikte kalmalılar.
Cahit BÜÇKÜN





