ABD ordusundan emekli Komutan Douglas Macgregor, yaptığı bir değerlendirmede “İran’dan sonra sıra Türkiye’de” dedi.
Bu söz kimine göre küstahlıktı, kimine göre provokasyondu. Ama jeopolitik dünyada cümleler boşlukta söylenmez. Devletler duyguyla değil, güç dengesiyle hareket eder. Bazen bir emekli asker konuşur; aslında ihtimaller konuşur.
Bu söz ya bir tehdittir ya da bir uyarı.
Ben uyarı kısmına
bakıyorum.!
Çünkü asıl mesele dışarıda ne söylendiği değil, içeride nasıl durduğumuzdur.
Son yıllarda bu ülkede daha önce hiç yaşamadığımız kadar derin bir kutuplaşma var. Aynı mahallede yaşayan insanlar birbirine yabancı. Aynı sofraya oturan aileler siyasi kamplara ayrılmış durumda. Dil sert, zemin kaygan, güven zayıf. Bu tehlikelidir.
Seçim kazanmak isteyen Parti Genel başkanı, toplumun sinir uçlarıyla oynamaz. Korku üreterek, dini duygular üzerinden ayrıştırarak, insanları “biz” ve “onlar” diye bölerek seçim
kazanılmaz.
Seçim; ekonomiyi düzelterek, işçiyi , emekliyi mutlu ederek, gençlere umut vererek, özgürlüğü artırarak, sevgiyi büyüterek
kazanılır.
Bölerek değil, birleştirerek. Ayrıştırarak değil, kucaklayarak.
Devlet hükümetten, rejimden ve kişiden büyüktür. Asker, polis ve yargı milletindir. Hiçbiri bir siyasi iradenin kalkanı değildir.
İç barış zayıflarsa dışarıdaki her söz anlam kazanır. İçeride birlik yoksa dışarıdaki her hesap cesaret bulur.
Çok tehlikeli bir süreçten geçiyoruz. Bu bir slogan değil; bir gerçekliktir. Abartı değil; bir uyarıdır.
Hiç kimse, hiçbir lider, hiçbir siyasi hesap milletin birliğinden daha kıymetli değildir.
Soruyu net soralım: Ya bir kişi mi korunacak, yoksa bir millet mi ayakta kalacak?
Zaman sandığımız kadar geniş değil. Toplumun fay hatlarıyla oynamanın şakası yoktur. İç barış kaybedilirse hiçbir seçim zafer sayılmaz.
Herkes uyanık olup sorumluluk almalı ve birliğin tarafında durmalıdır.
Çünkü mesele artık siyaset değil, memleket meselesidir.





