İran’da yaşanan son kitlesel protestolar, yüzeyde ekonomik nedenlere dayanıyor gibi görünse de, aslında kırk yılı aşkın bir tarihsel birikimin, bastırılmış taleplerin ve sistematik eşitsizliklerin yeni bir dışavurumudur. Bugünkü İran’ı anlayabilmek için, 1979 Devrimi’nin hangi vaatlerle ortaya çıktığını ve nasıl bir rejime evrildiğini hatırlamak gerekir.
1979 Devrimi: Halk Ayaklanması ve İslamcı İktidar
1979 İran Devrimi, yalnızca Şii İslamcıların değil; sol, seküler, milliyetçi ve demokrat güçlerin de içinde yer aldığı geniş bir halk ayaklanmasıydı. ABD ve İngiltere’nin desteğiyle ülkeyi yöneten Şah rejimi, özellikle SAVAK’ın sistematik işkenceleri, ağır siyasal baskılar, derin sınıfsal eşitsizlikler ve dışa bağımlılık nedeniyle toplumun geniş kesimlerinde büyük bir öfke biriktirmişti.
Ancak bir halk ayaklanması sonucu başarıya ulaşan devrim, çok kısa sürede Şii İslamcı hareketin tekeline alındı. Kendini devrimin tek ve asli sahibi olarak konumlandıran bu güçler, kısa süre içinde tüm devrimci müttefiklerini tasfiye etti. Sol örgütler, laik aydınlar, sendikacılar ve devrimci gençlik kanlı biçimde bastırıldı. Devrim, halkın eşitlik ve özgürlük taleplerinden koparılarak “din adına kurulan bir iktidar projesine” dönüştürüldü. Nitekim bugün İran Başsavcısı Muhammed Muvahhidi, protestolara katılan herkesin idam cezasını gerektiren “Allah’ın düşmanı” olarak değerlendirileceğini açıkça ifade edebilmektedir.
İran’daki devrim yalnızca İran’ı etkilemedi. Türkiye başta olmak üzere birçok ülkeden İslamcı çevreler, İran Devrimi’ni “anti-emperyalist” ve İslami bir model olarak benimsedi. Başlangıçta yalnızca Şiiler değil, Sünni İslamcılar da bu devrimi kendi mücadelelerinin parçası olarak gördü. Oysa İran’daki rejim, çok kısa sürede mezhepçi, merkeziyetçi ve otoriter bir yapıya evrilecekti.
İran-Irak Savaşı: Rejimin İç Meşruiyet Aracı
ABD’nin dolaylı teşvikiyle başlayan İran-Irak Savaşı, İran İslam Cumhuriyeti için adeta bir “can simidi” işlevi gördü. Sekiz yıl süren bu yıkıcı savaş, rejime içerideki muhalefeti bastırmak için güçlü bir gerekçe sundu. “Vatan savunması” ve “anti-emperyalizm” söylemi, toplumun geniş kesimlerini geçici olarak rejimin arkasında hizaladı.
Bu dönemden itibaren İran yönetimi, ABD ve İsrail karşıtlığını —“direniş ekseni” söylemiyle— yalnızca dış politik bir duruş olarak değil (ki bu duruş bölge halklarının önemli bir kısmı tarafından desteklenmektedir), aynı zamanda içerideki baskıyı meşrulaştıran ideolojik bir kalkan olarak kullandı. Bu politika, giderek İran’ın; Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bölgesel politikalarıyla da yarışan, Şii-hegemonik bir bölgesel güç stratejisine hizmet eden bir devlet aklına dönüştü. Öyle ki bu durum, İran’ın İsrail’in Gazze’deki soykırımına karşı fiilen İsrail’le çatışan tek Müslüman ülke olduğu koşullarda bile, halklardan aldığı sempati ve desteğin Sünni mezhepçi güçler tarafından gölgelenebilmesine yol açtı.
Dini Oligarşi, Yolsuzluk ve Ekonomik Çöküş
Bugün İran, uzun yıllardır küçük bir dinî-oligarşik azınlığın kontrolünde yönetilmektedir. Devrim sonrası dillendirilen “mazlumların iktidarı” söylemi, zamanla yerini büyük bir yolsuzluk düzenine, rant ilişkilerine ve derinleşen sınıfsal uçurumlara bırakmıştır. Özellikle Devrim Muhafızları etrafında şekillenen ekonomik yapı, ülke ekonomisinin önemli bir bölümünü denetlemekte; halk ise giderek ağırlaşan yoksulluk koşulları altında yaşamaktadır.
Son ayaklanmaların fitilini ateşleyen temel unsur, İran parasının dramatik değer kaybı ve uzun yıllardır süren ambargonun da etkisiyle derinleşen ekonomik kriz olmuştur. Dikkat çekici olan ise protestoların, bir zamanlar İslam Devrimi’nin omurgasını oluşturan çarşı esnafı içinden başlamasıdır. Bu durum, rejimin toplumsal meşruiyetinin kendi tarihsel tabanında bile çözüldüğünü göstermektedir.
İran’da daha önce de defalarca ayaklanmalar yaşandı. İşçiler, kadınlar, öğrenciler ve etnik azınlıklar sokaklara çıktı. Ancak her seferinde bu hareketler ağır baskılarla bastırıldı. Bugün yaşananlar, bu bastırılmış öfkenin yeni ve daha derin bir evresidir.
Emperyalist Tehdit ve “Demokrasi” Vaadinin İkiyüzlülüğü
ABD ve İsrail, bir yandan İran’ı askerî ve siyasi olarak tehdit ederken, diğer yandan İran halkına “özgürlük” ve “demokrasi” vaatlerinde bulunmaktadır. Bu söylem, Ortadoğu halkları açısından son derece tanıdıktır. Irak, Libya, Suriye ve Afganistan örnekleri hâlâ hafızalardadır.
Ortadoğu’daki Müslüman ülkelerin büyük çoğunluğu, farklı biçimlerde ama benzer kaderleri paylaşmaktadır: otoriter rejimler, yaygın yolsuzluk, siyasal İslam ya da askerî vesayet düzenleri, toplumsal baskı, etnik ve mezhepsel ayrımcılık… Bu koşullar altında halklar giderek derinleşen bir hoşnutsuzluk girdabına sürüklenmekte; ayaklanmalar patlak vermekte; ardından bu toplumsal krizler, dış güçlerin kendi emperyalist çıkarları için müdahale zeminine dönüştürülmektedir.
En tehlikeli eşik ise, halkın bir bölümünün kendi ülkesine karşı dış müdahaleyi bir “kurtuluş” olarak görmeye başlamasıdır. Bu, emperyalizmin en çok arzuladığı meşruiyet alanıdır. Nitekim Irak’ta “Sünni azınlık iktidarı” koşullarında baskı altındaki Şii nüfusun ve Kürt halkının bir bölümü, ABD bombardımanını ve işgalini başlangıçta sevinçle karşıladı. Benzer şekilde Suriye’de, baskı altındaki Sünni İslamcı kesimler ve hatta Türkiye hükümeti, rejimin bir an önce çökmesi için ABD ve Batı’nın Şam’a daha fazla bomba atmasını temenni etti. Ne yazık ki bugün benzer eğilimler İran için de gözlemlenmektedir.
Bölgemiz Müslüman Halklarının Kaderi Bu mu?
Bölgemiz Müslüman halklarının kaderi gerçekten bu mudur? İran’daki ve genel olarak Müslüman ülkelerdeki temel sorun yalnızca dış müdahaleler değildir; asıl sorun, içeride eşitliği, özgürlüğü ve demokratik hakları esas almayan yönetim biçimleridir. Ne dinî oligarşiler, ne askerî rejimler ne de hanedanlıklar bu toplumlara onurlu bir gelecek sunabilmiştir. Emperyalist güçler elbette halka demokratik hak ve özgürlükler getirmek için değil; halkın bu taleplerini ve baskı rejimlerine karşı tepkilerini kullanarak kendi çıkarları doğrultusunda müdahalelerde bulunmuşlardır.
İran, Türkiye ile birlikte, derin bir devlet ve medeniyet geleneğine sahip, bölgenin en önemli ve gelişkin ülkelerinden biridir. Gazze soykırımı sürecinde sergilediği direniş tutumu da bölge halkları açısından son derece değerli olmuştur; ancak ne anti-emperyalist dünya halklarından ne de Müslüman halklardan hak ettiği desteği alabilmiştir. Eğer İran ve benzeri ülkeler, halkın gerçek taleplerine dayanan; laik devlet yapısını, sosyal adaleti, demokratik katılımı, farklı kimliklerin eşitliğini ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir dönüşümü kendi iç dinamikleriyle gerçekleştiremezse, bu “rezil döngü” sürecektir: baskı, isyan, bastırma, emperyalist müdahale tehdidi ve daha büyük yıkımlar.
Hukuk ve siyasal demokratik haklar düzeyinden toplumsal adalet düzenine
Bugün Dünya’ da genelde batı ülkelerinde ön planda olan hukuk düzenine dayalı demokratik hak ve özgürlükler anlayışı her kimlikten halkların egemen azınlık güçler karşısında yüzyıllardır süren hak ve özgürlükler mücadelesi ile elde edilmişlerdir. Bu yaklaşımlar hem seküler toplumsal özgürlükçü görüşleri hem de dini değerlerin yorumlanmalarını referans almış olan ortak evrensel insanlık değerleridir. Son yıllarda olduğu gibi egemen güçler karşısında halk sınıflarının bağımsız sosyal, siyasal güçlerinin zayıflaması ile bu anlayış batı ülkelerinde de ciddi derecede gerilemiş, “yeni bir ortaçağ” tartışılmaya başlanmıştır.
İnsanlığın bu ortak değerleri halkların mücadelesi ile sadece hukuk ve siyasal düzlemde değil devasa ekonomik eşitsizlikleri da aşan bir perspektifte daha ileri bir toplumsal düzeyde yeniden mutlaka üretilmek zorundadır. Eğer bu sıçrama yapılamaz ise hukuk devleti bile gerilerde kalacaktır. Kendi coğrafyamız bu değerlerin yeniden daha gelişkin olarak hakim kılınmasına ciddi katkı yapabilecek potansiyel medeniyet derinliğine sahiptir.
İran’daki bugünkü ayaklanmalar, yalnızca ekonomik bir tepki değil; 1979’da yarım bırakılan, gasp edilen bir halk devriminin gecikmiş hatırlatmasıdır. Bu hatırlatma ya yeni bir özgürlük ve adalet yoluna evrilecek ya da bir kez daha kanlı biçimde bastırılarak, eski rejimin devamı ya da emperyalist müdahaleyle kurulacak yeni bir kukla rejim aracılığıyla İran’ı ve tüm bölgeyi daha karanlık bir geleceğe sürükleyecektir.





