Ünlü filozof ve siyaset kuramcısı Hobbes’a göre siyaset, insanları yalnızca aynı çatı altında toplamak değil; dağınık korkuları, çıkarları ve beklentileri ortak bir amaç, düzen ve gelecek tasarımı içinde birleştirme sanatıdır. Siyasi parti kurmak da yalnızca milletvekillerini, belediye başkanlarını ve mevcut kadroları yeni bir adrese taşımak değildir. Topluma neden yeni bir partiye ihtiyaç duyulduğunu, nasıl bir ülke kurulacağını ve bunu hangi programla gerçekleştireceğini anlatmak gerekir.
Özgür Özel’in konuşmasında ise bu kurucu siyaset sanatı yoktu. Türkiye’nin ekonomik, toplumsal ve jeopolitik sorunlarına ilişkin bir vizyon; üretimden adalete, eğitimden teknolojiye, dış politikadan demokrasiye uzanan bir proje ortaya konmadı. Kimlerin cesur, kimlerin korkak, kimlerin mücadeleci, kimlerin hain olduğu anlatıldı. Gelecek tasarımının yerini geçmiş hesaplaşmalar; programın yerini sadakat sınaması; siyasal felsefenin yerini dedikodu aldı.
Özel, “Gömlek değiştirmiyoruz, CHP’yi yeni bir adrese taşıyoruz” diyor. Oysa CHP taşınabilir bir eşya, milletvekilleri ve belediye başkanları da bir siyasi liderin beraberinde götürebileceği demirbaşlar değildir. CHP’nin tarihsel kimliği, kurumsal hafızası, ilkeleri, örgütü ve milyonlarca seçmeni vardır. Bir siyasi ekip, partinin adını ve sembolik mirasını sahiplenerek CHP’yi yanında götürdüğünü ilan edemez.
Üstelik “CHP’yi taşıyoruz” diyen bir kişinin, 13 yıl boyunca CHP Genel Başkanlığı yapmış ve kendisinin de en üst yönetim kademelerinde birlikte çalıştığı Kılıçdaroğlu’nu böylesine ağır biçimde hedefe koyması ciddi bir çelişkidir. Elbette eski bir genel başkan eleştirilebilir. Ancak Kılıçdaroğlu döneminde üst düzeyde sorumluluk üstlenmiş bir siyasetçinin bugün o dönemin bütün yükünü yalnızca Kılıçdaroğlu’na bırakması, tarihsel sürekliliği sahiplenirken kendi tarihsel sorumluluğunu reddetmesidir.
Daha önemlisi, mutlak butlan kararının ve CHP’ye yönelik yargısal müdahalenin merkezine iktidarın siyasal yargısını değil Kılıçdaroğlu’nu yerleştirmek, yargı müdahalesinin gerçek sorumluluğunu görünmez hale getiriyor, tabi kendi sorumluluklarını da.. Böylece tartışma, “İktidar yargı aracılığıyla ana muhalefet partisine müdahale etti mi?” sorusundan çıkarılıp “Kılıçdaroğlu koltuğa dönmek istedi mi?” sorusuna indirgeniyor. Özel iktidar yargısını açıkça savunmasa bile, bütün öfkeyi Kılıçdaroğlu’na yönelterek yargının siyasal sorumluluğunun üzerini örtüyor.
Ortaya çıkan görüntü, yeni eve taşınırken eski evini tahrip eden bir kiracıyı andırıyor. Eski evin duvarlarını yıkıyor, geçmişini değersizleştiriyor; fakat aynı zamanda o evin tarihinin, isminin ve itibarının kendisine ait olduğunu iddia ediyor. Bu davranış, evin gerçek sahibi olduğunu değil, onu geçici olarak kullandığını düşündürüyor.
Elbette CHP’nin sahibi herhangi bir genel başkan değildir. CHP’nin sahibi üyeleri, seçmenleri ve tarihsel geleneğidir. Fakat tam da bu nedenle hiç kimse CHP’yi kendi siyasi kadrosunun taşınabilir malı gibi göremez.
Hobbes’un “siyaset sanatı” dediği şey, insanları öfke, korku ve kişisel sadakat üzerinden bir araya getirmek değil; ortak bir sözleşme, kurumsal düzen ve gelecek fikri yaratmaktır. Özgür Özel’in konuşmasında kadrolar vardı, fakat kurucu fikir yoktu; hesaplaşma vardı, fakat program yoktu; yeni bir adres vardı, fakat yeni bir siyaset yoktu.
Parti kurmak mümkündür; fakat siyaset kurmak, geçmişi tahrip ederek değil, geleceği inşa ederek mümkündür.
Cahit BÜÇKÜN





