Sosyal Adalet Hareketi (SAHİ) tarafından düzenlenen “Ortadoğu’da Barışı Aramak / Seeking Peace in the Middle East” başlıklı uluslararası sempozyum, 6–7 Aralık 2025 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirildi. İki gün süren etkinlik, Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden akademisyenleri, siyasetçileri, araştırmacıları ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirerek bölgenin en kritik sorunlarını masaya yatırdı.
Açılışta Barış ve Adalet Vurgusu
Sempozyumun açılış konuşması Cemal Bilgin tarafından yapılırken, sempozyum başkanlığını Zeki Kılıçaslan, sempozyum sekreterliğini ise İslam Özkan üstlendi.
Konuşmalarda, Ortadoğu’da barışın ancak demokratikleşme, toplumsal adalet ve bölgesel işbirliğiyle mümkün olabileceği vurgulandı.

Yeni Bölgesel Düzen Arayışı
Moderatörlüğünü Hayri Kırbaşoğlu‘nun yaptığı İlk oturumda, Ortadoğu’da yeni bir düzen kurulup kurulamayacağı ve barışın demokrasi olmadan mümkün olup olmadığı tartışıldı. Konuşmacılar Zuber Arous, Hiba Rauf, Mahdi Mabrouk, Ümit Aktas ve Moreno Pasquinelli, bölgedeki toplumsal direnişler, siyasi krizler ve küresel güçlerin etkisine ilişkin değerlendirmeler yaptı.
Suriye: Adalet, Çoğulculuk ve Gelecek
Öğle sonrası oturumunda, Moderatörlüğünü Hatice Muhammed’in yaptığı oturumda Suriye’de savaş sonrası yeniden inşa süreci ele alındı. Burhan Ghalioun, Hasan Farraj, Ahmad Alderzi, Walid Ridwan Suriye’nin stratejik konumu, dönüşüm dinamikleri ve olası gelecek senaryolarına dair analizler sundu.
Filistin Halkının Onur ve Direniş Mücadelesi
Üçüncü oturumun odak noktası Filistin oldu. Akademisyenler ve araştırmacılar, Gazze’deki yıkım, bölgesel güvenlik dengeleri, İsrail’in politikaları ve Filistinli direniş gruplarının geleceği üzerine kapsamlı sunumlar yaptı.
Moderatörlüğünü İslam Özkan’ın yaptığı oturumda Fadel Al-Badrani, Khalil Al-Kathawany, Taysseer Al-Khateeb, Wilhelm Langthaler ve Walter Schumacher 7 Ekim sonrası oluşan jeopolitik tabloyu değerlendirdi.
Günün son oturumunda anti-siyonist hareketler ve küresel dayanışma ağları ele alındı. Panelde Tarkan Tek’in moderatörlüğünde Roni Barkan, Dalia Sarig, Mücahit Sağman Sevgi Alkan ve Emine Güneş konuştu.
İkinci Gün: İran, Kürt Meselesi ve Yeni Bölgesel Dengeler
İran’ın Yeni Bölgesel Rolü
7 Aralık Pazar günü düzenlenen beşinci oturumda İran’ın yeni bölgesel konumu ele alındı. 27.Dönem CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya’nın moderatörlüğünde Hoda Rizk, Salahaddin Al-Jourchi, Hossein Park ve Levent Baştürk, Tahran yönetiminin son yıllardaki dış politikasını ve ABD’nin Ortadoğu stratejilerindeki değişimi tartıştı.
Türkiye’de Kürt Meselesi ve Diyalog Arayışı
Altıncı oturumda Türkiye’de Kürt meselesinin geleceği ele alındı. DEM Parti İmralı Heyeti’nden Mithat Sancar, Mehmet Bekaroğlu, Bülent Kaya, Mehmet Emin Ekmen ve Oğuz Kaan Salıcı çözüm sürecinin yeniden mümkün olup olmadığı, demokratikleşme ve toplumsal barış için hangi adımların atılması gerektiğine dair değerlendirmelerde bulundu. Oturumun moderatörlüğünü Mehmet Bekaroğlu yaptı.
Sempozyum “Time To Get Back on Track?” başlıklı atölye çalışmasıyla sona erdi. Katılımcılar, bölgesel çatışmaların çözülebilmesi için diyaloğun ve barış girişimlerinin yeniden canlandırılması gerektiği görüşünde birleşti.
“Emek mücadelesi ile birleşen bir barış kalıcı olabilir”
Açılış konuşmasını yapan Cemal Bilgin, 2010’da taşeron işçilerin hak mücadelesi etrafında başlayan çalışmalarının bugün bölgesel barış arayışlarıyla birleştiğini belirtti.
Bilgin, “Barışı savunmanın cesaret istediği bir dönemde barışı savunuyoruz. Çünkü özgürlük ancak ezilenlerin ve emekçilerin omuzlarında yükselir. Ancak emek mücadelesi ile birleşen bir barış kalıcı olabilir” ifadelerini kullandı.
Sempozyum Başkanı Zeki Kılıçaslan; “Küçük savaşların bitip daha büyük savaşların başlaması için değil gerçek barış için mücadele” edeceklerini vurguladı.
Sempozyum Sekreteri İslam Özkan ise antisiyonizmden Kürt sorununa, Suriye’nin geleceğinden aktivist hareketlere kadar pek çok kritik başlığın tartışılacağını belirterek, “Barış ne gökten iner ne de zorla alınır, barış adalet üzerine inşa edilir ve ona inananların gayretiyle kurulur” dedi.
Sempozyumdan öne çıkanlar şu şekilde;
“Ortadoğu’da yeni düzen arayışı: Demokrasisiz barış mümkün mü?” başlıklı ilk oturumun moderatörü Hayri Kırbaşoğlu, Doğu Konferansı’nın 20 yıllık yolculuğuna dikkat çekerek, çalışmanın Avrupa ayağıyla üç kıtaya yayıldığını ve gelecekte beş kıtayı kapsayacak bir genişleme umduklarını söyledi.
Zubeir Arous: “Etnik çeşitlilik güçtür”
Oturumun ilk konuşmacısı olan Cezayirli sosyolog Zubeir Arous, Batı’nın Ortadoğu’ya dönük algısının sorunlu olduğunu belirterek, barışın “ortak vatandaşlık” üzerinden mümkün olabileceğini savundu.
Arous: “Modern Ortadoğu’da barışın sağlanmasının yolunun ‘ortak vatandaşlık’la mümkün olabileceğini” belirterek, “Etnik çeşitlilik güçtür. Büyük ülkeler tek dilli, tek etnisiteli değildir. Ulusların üstünlük teorileri empoze edilerek de entegrasyon olmaz. Fransa’nın Cezayir’de yaptığı budur. Bir ülkenin başına gelen başka bir ülkenin başına gelmez diye bir şey yok, biz bütün etnik kimliklere ve Kürtlere de ‘hoşgeldin’ diyoruz. Modern Ortadoğu ancak böyle inşa edilebilir. Geniş bir cephe kurmamız gerekli. Gazze bunu gösteren bir haberci oldu.” ifadelerini kullandı.
Hiba Raouf: “Ya medeniyet ya vahşet”
Mısırlı siyaset bilimci Hiba Raouf, devlet-toplum çelişkilerinin Ortadoğu’nun temel açmazı olduğunu belirtti. Gazze’de yaşananların bölgesel siyaseti yeniden şekillendirdiğini söyleyen Raouf şöyle konuştu: “Ortadoğu’da devletler batıdakine benzer bir yapıda kurulmaya çalışıldı ama isyanlar, savaşlar, iç savaşlar gibi gerekçelerle kesintiye uğradı. Bunlar Batı’da da yaşandı ama içerdeki dinamikler devam edilmesini sağladı. Burada ise devletlerle toplumlar arasında çelişkiler olduğu görüldü. Devlet olabilmek için sadece siyasi egemenlik değil ekonomik egemenlik de gereklidir”
Konuşmasının devamında; “Bugün dünyada İslam’a karşı Haçlı Seferleri’ni anımsatan bir durum var. Bunun da etkisiyle birlik ve ayrılık dinamikleri, federal şekilde yönetim tartışmaları var. Türkiye’deki barış çözümü bu ortamda tarihsel bir fırsattır. Çünkü ya medeniyet ya da vahşet, 7 Ekim sonrası ortaya çıkan durum budur. Sana biçilen rolün dışına çıkarsan yok edilmekle tehdit ediliyorsun. Herhangi bir demokrasi için bu konular konuşulmalı. Deneyim aktarımı devam etmeli.” dedi.
Mahdi Mabrouk: “Demokrasi ve direniş ikilemine sıkıştık”
Tunuslu akademisyen ve eski kültür bakanı Mahdi Mabrouk, Ortadoğu’da “demokrasi” ve “direniş” kavramlarının birbirine karşı konumlandırıldığını belirterek bölgenin büyük bir açmazla karşı karşıya olduğunu ifade etti.
Mabrouk şunları söyledi;
“Demokrasi olmadan bir direniş mümkün mü? Zor bir ikili, Bu Arap Baharı’ndan sonra karşımıza çıkan bir ikilem. Cemal Abdulnasır, Irak, İran hep zorbalık rejimleriydi ama hepsi de siyonizme direnen rejimlerdi. Ve hapishanelerinde ölenlerin sayısı savaşlarda ölenlerden hep fazlaydı. Öyleyse direniş, demokrasi ile olmalı. Demokrasi fikri ise ‘frankofonik’ görülüyor, dolayısıyla sanki demokrasi isteyenler batı yanlısı gibi anlaşılıyor. Arap Baharı işte bu despotik rejimleri vurdu Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Yemen… Ancak demokrasi istemekle direniş rejimleri de hedef alınmış oldu. Peki Arap Baharı neden sınıfta kaldı? Çünkü ikilem çok derinleşti, Ya demokrat ya direnişçi olacaksın! Ya demokrat olup her türlü direnişten vazgeçeceksin ya da direnişçi olup demokrasiyle de savaşacaksın! Ve İslam demokrasiden ayrıldı!
Demokrasiden kovulan İslam, Husiler ve Hizbullah ile direniş İslamı oldu. İkilem böyle derinleşti. Ortadoğu’daki direniş hep İslam’dan geliyor, bu da dünyanın geri kalanında İslamofobiye neden oluyor. Bu durum düşüncelerimizi, heyecanlarımızı felç etti, demokrasi ve direnişin bulunduğu kutunun dışına nasıl çıkabiliriz? Bu soru çok iyi bir egzersiz. Hizbullah’a elektronik saldırıdan sonra demokrasiyi konuşabilir miyiz? Bu ikilemi nasıl aşabiliriz? Olabilecek çatışmaları nasıl engelleyebiliriz? Belki de demokrasi ve direnişle birlikte, ama onlarla çatışacak üçüncü bir sözcük eklememiz gerekli. Çünkü bu ikilem ya demokrasiyi ya direnişi köklendirecek! Buna karşı üçüncü bir kelime bulmamız lazım.”
Ümit Aktaş: “Konfederalist model bir çözüm olabilir”
Yazar Ümit Aktaş, Ortadoğu’da kalıcı barışın yolunun otoriter yapılardan uzaklaşmak ve birlikte yaşam modelleri geliştirmekten geçtiğini savundu.
Aktaş’a göre çözüm: “Bölgedeki rejimler anlamsız sınırlar için sömürgecilerden aldıkları silahlarla birbirlerini katlediyor. İnsana yaraşır olanı ise sınırların şeffaflaştırıldığı, sorunların müzakerelerle çözüldüğü, otokrasilerin tasfiye edildiği, konfederatif birliklerdir. Ancak bunun için ulusalcı zorbalıkların baskısından kurtulmak gereklidir. Elbette bu da yetmez, birlikte yaşamanın yolunu bulabilmek de gerekir. Avrupa bunun için sınırların önemsizleştiği bir birliğe yöneldi.”
Siyonist olmayan Yahudilerin de Kürtlerin de söz konusu konfederalizm içinde olacağını aktararak, bu önerisinin Hindistan’da Mahatma Gandi liderliğinde 40 yıl boyunca yürütülen silahsız direniş örnek alınarak gerçekleştirilebileceğini söyledi.
Moreno Pasquinelli: “İşçilerimizin NATO için ölmesini istemiyoruz”
İtalya’daki antiemperyalist hareketin temsilcilerinden Moreno Pasquinelli, salonun en çok alkış alan konuşmalarından birini yaptı. Dünyanın fiilen üçüncü bir dünya savaşına sürüklendiğini söyleyen Pasquinelli, geniş tabanlı bir barış hareketinin gerekliliğini vurguladı.
“Bugün artık ‘global’ ve Gazze’de soykırımı destekleyen solcular da var! Biz onlardan değiliz. Filistin için yürüyüşlerde ortaya çıktı ki, siyonistlerle anlaşamazsınız!Ülkemizde Katolikler ve Gandiciler bile siyonistlere karşı sokağa çıktı. Eski dünya sona eriyor ve öyle anlaşılıyor ki tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya savaşsız geçilemeyecek. Batılı devletler kendi imtiyazlarını kaybetmek istemeyecekler ve bunun için her kötülüğü yapacaklar. Ukrayna’ya bakalım.
Ben bir Putin’ci değilim ama Rusya’nın NATO’ya direnişini destekliyorum. Biz antikapitalist ve antiemperyalist bir hareketiz ve sosyalizmin ölmediğini söylüyoruz. Batılılar tarih boyunca Rusya’yı parçalayıp sömürmek istediler. Rusya’nın bugünkü direnişi de bu anlamda antiemperyalisttir. 2. Dünya Savaşı ne zaman başladı? Almanya Polonya’yı alınca mı? Yoksa Japonya Mançurya’ya saldırınca mı? Veya İspanya İç Savaşı’yla mı? Hepsi savaşın başlangıcıdır. NATO’nun Rusya ile savaşı da 3. Dünya Savaşı’nın başlangıcıdır. Ve buna karşı herkesi ama herkesi; solcuları, demokratları, ateistler, antisiyonistleri, inananları, hatta sağ partileri kapsayacak kadar genişleyen bir barış mücadelesi sokakta verilmeli.
Yeni dünya savaşı ancak böyle durdurulabilir. Lenin, İkinci Enternasyol’deki sorunları görüp, 1. Dünya Savaşı’nı durduracak bir hamle için 1915’te Zimmerwald Konferansı’nı düzenlemişti ancak geç kalınmıştı. Umarım bu defa geç kalmayız. Lübnan, Filistin ve Arap ülkelerindeki direnişi destekledik. Lübnan’da yenildik ama defansta değiliz. Siyonistler defansta, NATO zaten hep defanstadır, her zaman kendini savunmaya çalışır! Avrupa Birliği insanları silahlandırmaya çalışıyor ve manipüle etme kabiliyetleri var. Ben Leninist gelenekten geliyorum, işçilerimizin NATO için ölmesini istemiyoruz. Bu mesajı net şekilde vermeliyiz. Rusya’yla savaş isteyen, çocuğunu bu savaşa yollamak isteyen hiç kimse vatansever olamaz.”
Hayri Kırbaşoğlu: “Sanat birleştirir”
Kırbaşoğlu, oturum sonunda “hakikat tekeli” anlayışının diyaloğu engellediğini ifade ederek, sanatın birleştirici gücüne dikkat çekti:“Dinler parçalıyor, sanat ise birleştiriyor; Feyruz’u herkes dinliyor.”
Kırbaşoğlu; “Laik-dindar yarılması gibi durumlardan nasıl çıkılacağını tartışmak gerekli. Belki de böylesi krizlerin yönetimi için sanat bir çözüm olabilir. Çünkü dinler parçalıyor, sanatsa birleştiriyor, Feyruz’u herkes dinliyor ama Hıristiyan olduğunu çok az kişi biliyor.” ifadelerini kullandı.
Sempozyumun ilk günündeki diğer oturumlarda, Suriye ve Filistin’deki son durum, bölgesel güç dengeleri ve İsrail saldırılarının yarattığı tahribat kapsamlı biçimde ele alındı.
Burhan Ghalion: “Suriye artık bir devlet değil”
İkinci oturumda söz alan Sorbonne Üniversitesi akademisyeni Burhan Ghalion, bölgenin yüzyılı aşkın süredir dış müdahalelerle parçalandığını vurguladı. Ghalion, Sykes-Picot’tan bu yana bölgeyi kendi çıkarları için bölerek yönetmeye çalışan aktörlerin bugün de sahnede olduğunu belirterek, güvenliği sağlayacak yeni bir bölgesel yapılanmanın gerekliliğini dile getirdi.
Esad yönetiminin bıraktığı yıkımın derinliğine dikkat çeken Ghalion, ülkenin ekonomik ve toplumsal olarak çökmüş durumda olduğunu söyledi.
Ghalion şöyle konuştu: “Uluslararası anlamda da tamamen işgal altında olan bir durum var. Şam’a kadar İsrail işgali var. Ne altyapı, ne sağlık tesisi ne sosyal tesis var. Ülke hasır üstünde. Bir sürü yabancı gücün parmağı var. Konfederasyon ve ayrımcılık isteyenlere destek var. Kuzeydoğuda ABD, İdlib’te Türkiye destekli bölgeler var ve Dürzileri ayırma senaryosu var. Bu zorluklarla nasıl savaşılacak konuşacağız. Ama iyi gittiğimiz şeyler de var. İnsanlar artık umutlu bakabiliyor. Mevcut rejim kamuoyundan kabul gördü. Ve bizi bir yere götürecek deniyor. Uluslararası destek de çok önemli.”
“Bölgedeki en büyük tehdit sınırların yeniden çizilmesi sevdası”
Oturumun diğer konuşmacıları ise Suriye’nin geleceğine ilişkin farklı başlıklarda ortak noktada buluştu. Konuşmacılar: Katar ve Türkiye’nin Suriye’de bulunmasının, İsrail’in müdahaleci tutumuna kıyasla daha yapıcı bir rol oynayabileceğini, Bölgedeki en büyük tehlikenin “sınırları yeniden çizme” arayışı olduğunu,Türkiye, Mısır ve İran’ın Suriye’nin yeniden inşası ve siyasi çözümü için etkin katkı sunması gerektiğini, Toplumsal barışın tesisi için “affetme” ve uzlaşma kültürünün zorunlu olduğunu vurguladı.
Filistin Oturumları Yoğun İlgi Gördü
Sempozyumun ilk gününde ayrıca “Filistin İçin Adil Bir Barış: Halkların Onuru, Direnişi ve Ortak Geleceği” ile “Anti-siyonizm ve Anti-siyonist Aktivizm” başlıklı oturumlar düzenlendi. Bu oturumlarda Gazze’deki insani tablo, Filistin direnişinin bölgesel etkileri, İsrail’in saldırgan politikalarının uluslararası hukuk açısından yarattığı sonuçlar ve dünya genelindeki anti-siyonist dayanışma ağları kapsamlı biçimde tartışıldı.
“İran Oturumu”nda Bölgenin Geleceği Masaya Yatırıldı: Barış, Diyalog ve Yeni Güç Dengeleri Tartışıldı
Sempozyumun ikinci gününde (7 Aralık Pazar) İran’ın yeni bölgesel konumu ele alındı. 27.Dönem CHP Ankara Milletvekili Yıldırım Kaya’nın moderatörlüğünde Hoda Rizk, Salahaddin Al-Jourchi, Hossein Park ve Levent Baştürk, Tahran yönetiminin son yıllardaki dış politikasını ve ABD’nin Ortadoğu stratejilerindeki değişimi tartıştı.

Ortadoğu’da siyasal dönüşümler, bölgesel rekabet ve diplomatik açılımlar üzerine gerçekleştirilen sempozyumun İran oturumunda, dört uzman isim İran’ın iç dinamiklerini, bölgesel konumlanışını ve değişen jeopolitik dengeleri farklı perspektiflerden değerlendirdi.
Yıldırım Kaya, konuşmasına İran’ın Ortadoğu’daki tarihsel konumunu hatırlatarak başladı. Nüfusu, jeopolitik pozisyonu, tarihsel hafızası ve ideolojik yapısı nedeniyle İran’ın bölgesel denklemin dışına itilmesinin mümkün olmadığını söyleyen Kaya, “Ortadoğu yeniden şekillenirken İran bu denklemde merkeze mi oturacak, yoksa kenara mı itilecek?” sorusuna dikkat çekti.
Kaya, buna karşın son yirmi yılda İran’ın bölgesel bir güçten iç krizlerle boğuşan bir yapıya dönüştüğünü belirterek şu değerlendirmelerde bulundu: Toplumsal huzursuzluklar arttı,Ekonomik çöküş ve yaptırımlar rejimin meşruiyetini aşındırdı, Dış politikada yalnızlaşma derinleşti.
1979 Devrimi’nin adalet, özgürlük, refah ve eşitlik vaatlerinin geniş halk kesimleri için karşılık bulmadığını vurgulayan Kaya, seçimlerin artık bir değişim umudu olmaktan çıktığını, toplumun “daha az kötüye razı olma” yaklaşımına sıkıştığını ifade etti.
Etnik kimlikler: İran’ın en kırılgan dosyası
Konuşmasında İran’ın çok kimlikli yapısına da değinen Kaya, Azerbaycan Türkleri, Kürtler, Beluciler ve Arap topluluklarının yalnızca kimlik değil, eşit vatandaşlık, kültürel temsil ve siyasal tanınma talep ettiğini belirtti.
Merkeziyetçi, Fars-merkezli devlet aklının bu talepleri tehdit olarak gördüğünü söyleyen Kaya, bu yaklaşımın toplumsal barışı zedelediğini vurguladı.
Güney Kafkasya’daki yeni denge: İran’ın manevra alanı daralıyor
Bölgesel boyutta en kritik alanın Güney Kafkasya olduğunu belirten Kaya, İkinci Karabağ Savaşı sonrası oluşan yeni jeopolitik tablonun İran’ı zorladığını ifade etti.
Azerbaycan’ın güç kazanması ve Türkiye’nin artan etkisinin İran’ın stratejik hesaplarını değiştirdiğini belirten Kaya, Zengezur ve Orta Koridor projelerinin Tahran tarafından “jeopolitik kuşatma” olarak görüldüğünü aktardı.
Rusya’nın Ukrayna savaşıyla zayıflamasının ise İran’ın dayanmakta olduğu önemli bir dış politika sütununu sarstığını belirterek “İran yalnızlaşmaktadır” dedi
Yaptırımlar, gerilimler ve daralan diplomasi alanı
Kaya’ya göre İran, dış politikada üç temel baskı altında: Körfez ülkeleriyle rekabet, İsrail’le yüksek gerilim, ABD yaptırımları ve buna bağlı ekonomik çöküş…
“İçeride meşruiyeti zayıflayan bir rejimin, dışarıda kalıcı güç üretmesi giderek zorlaşıyor” ifadesiyle mevcut tabloyu özetledi.
“Fırsat penceresi hâlâ açık ama zaman daralıyor”
Tüm olumsuzluklara rağmen İran’ın hâlâ bir çıkış yolu olduğunu vurgulayan Kaya, enerji ve ulaşım koridorları, Türkiye ve Azerbaycan ile dengeli ilişkiler, Körfez ile normalleşme gibi başlıkların fırsat alanları olduğunu ifade etti.
“Doğru tercihler İran’ı yalnızlıktan çıkarabilir; yanlış ısrarlar ise İran’ı sistem dışına iter” diyen Kaya, bölgedeki yeni düzenin hızla şekillendiğini hatırlattı; Türkiye yükseliyor, Azerbaycan güç kazanıyor, Körfez ülkeleri ekonomi odaklı yeni bir yol açıyor, Rusya geriliyor, İran–İsrail gerilimi bölgeyi sarsıyor.
Bu yeni denklemde İran’ın iki seçeneği olduğunu söyleyen Kaya, “Ya dönüşecek ya yalnızlaşacaktır” dedi.
“Amacımız kutsamak değil, şeytanlaştırmak değil; hakikati konuşmak”
Açılış konuşmasını, oturumun hedefini özetleyen şu sözlerle tamamladı:
“Bu oturumun amacı; İran’ı kutsamak ya da şeytanlaştırmak değil. Amacımız gerçekçi ve cesur bir okuma yapmak. Bugünkü tartışmalarımızın yalnız bugüne değil, yarına da söz söylemesini diliyorum.”
Kaya, konuşmasının sonunda tüm katılımcılara teşekkür ederek oturumun verimli geçmesi temennisinde bulundu.
Hoda Rizk: “İran barış için geniş bir diyalog hattı kurmak zorunda”
Ortadoğu’da toplumsal hareketler ve siyasal dönüşümler üzerine çalışan Hoda Rizk, İran’ı yalnızca bir devlet yapısı olarak değil, toplumsal fay hatları, genç nüfusun beklentileri ve kadın hareketlerinin yükselen etkisi üzerinden ele aldı.
Rizk, İran’ın iç dinamiklerinin doğrudan bölgesel politikalara yansıdığını belirterek şu değerlendirmelerde bulundu: “İran bölgesel güç kaybını gidermek için yalnızca Arap ülkeleriyle değil; Türkiye, Azerbaycan, Pakistan, Gürcistan, Çin ve Rusya ile de yeniden diyalog kurmalıdır. İran Devrimi’ni korumanın yolu savaştan değil, barışa odaklanmaktan geçer.”
Hossein Pak: “Barış ABD ile değil, İslam ülkelerinin birliğiyle mümkündür”
İran’ın devlet aklı, güvenlik stratejisi ve dış politika doktrinleri üzerine çalışan Hossein Pak, İran’ın kendisini jeopolitik bir “direniş ekseni” üzerinden konumlandırdığını belirtti. Pak, Avrupa merkezli “Ortadoğu” kavramının İran’ın kendisini ifade etmediğini vurgulayarak şöyle konuştu: “Bizim coğrafyamız Asya’nın batısıdır. İran kendi eksenini otel lobilerinde değil, savaş alanlarında ve onuruyla direniş üzerinden kurmuştur. Barış ABD ile sağlanamaz; barış ancak İslam ülkelerinin birliğiyle mümkün olur.”
Pak, İran’ın sert politikalara yönelmesinin arkasında güvenlik kuşatması algısının yattığını, uzlaşma ihtimalinin ise ancak bölgesel dayanışmanın güçlenmesiyle ortaya çıkabileceğini ifade etti.
Levent Baştürk: “Rusya ve Çin geri çekilirken İsrail’in bölgesel etkisi artıyor”
Türkiye–İran ilişkileri ve Güney Kafkasya üzerine çalışan Levent Baştürk, İran’ın jeopolitik sıkışmasını Türkiye merkezli bir perspektifle değerlendirdi. Zengezur ve Orta Koridor gibi projelerin İran’ın hareket alanını doğrudan etkilediğini belirten Baştürk, bölgede güç dengelerinin hızla değiştiğine dikkat çekti.
Konuşmasının öne çıkan bölümü ise şu ifadeler oldu: “İsrail bölgede kanserojen bir urdur. NATO müttefiki olmamasına rağmen fiilen müttefik gibi davranıyor. Trump’ın Abraham Anlaşmalarını ‘yeni Ortadoğu düzeni’ olarak sunması bölgesel stratejik yönelimi değiştirdi. Rusya ve Çin’in inisiyatif kullanmaktan çekilmesiyle İsrail’in etkinliği arttı, sorunların çözümü zorlaştı.”
Baştürk, Türkiye–İran ilişkilerinin retorik düzeyde gerilimli görünse de stratejik olarak kopmadığını da vurguladı.
Selahaddin Al-Jourchi: “İran bölgenin vazgeçilmez aktörü ama ciddi bir iç krizle karşı karşıya”
Ortadoğu, mezhep siyaseti ve İslam dünyasında dönüşüm üzerine çalışan Selahaddin Al-Jourchi, İran’ın hem bölgesel hem de iç politikadaki kırılganlıklarını eleştirel bir çerçevede analiz etti.
Al-Jourchi, İran’ın tamamen dışlanamayacak bir bölgesel güç olduğunu belirtirken, Tahran’ın aynı zamanda tarihinin en ağır ekonomik ve toplumsal krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğunu söyledi:
“İran bölgenin vazgeçilmez aktörüdür ama devrimden 46 yıl sonra ciddi değişimler yaşanıyor. Ekonomi yaptırımlar nedeniyle can çekişiyor, toplum yoksullukla mücadele ediyor. Şii eksenli dış politika, Suriye ve Hizbullah çizgisindeki ısrar ve Hamas ile kurulamayan istikrarlı ilişki, İran içinde de tartışma yaratıyor.”
İran–İsrail geriliminin bölgesel istikrarı daha da kırılgan hâle getirdiğini belirten Al-Jourchi, mezhep merkezli politikaların barışın önünde ciddi bir engel olduğunu ifade etti.
Kaya: “Bugün İran’ı değil, Ortadoğu’nun geleceğini konuştuk”
“Ortadoğu’da Barışı Aramak” sempozyumunun İran oturumunun kapanış konuşmasını yapan Yıldırım Kaya, tartışmaların yalnız İran odaklı olmadığını, bölgenin tüm dengelerini yeniden düşünmeye imkân sunduğunu söyledi.
Kaya, gün boyunca yapılan değerlendirmelerin İran’ın hem içerde toplumsal dinamiklerle hem de dışarıda küresel ve bölgesel güçlerle sınanan bir ülke olduğunu bir kez daha gösterdiğini belirtti.
“İran ne mutlak güçlü ne de tamamen güçsüz”
Kaya, İran’ın bölgesel konumunun tek boyutlu bir güç okumasıyla anlaşılamayacağını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “İran’ın geleceği yalnız nükleer dosyayla ya da askeri hamlelerle belirlenmeyecek. Toplumsal barış, hukuk, çoğulculuk ve komşuluk siyaseti en az askeri kapasite kadar belirleyicidir.”
“İran için iki yol var: Bölgesel işbirliği ya da yalnızlık”
Konuşmasında İran’ın önünde iki stratejik rota bulunduğunu söyleyen Kaya, bu yolları şöyle özetledi: Bölgesel işbirliği veya bölgesel yalnızlık, Dönüşüm veya tükeniş.
Kaya, oturumdaki tartışmaların hem “öngörü üretme” hem de “tehlikeyi erken görme” açısından önemli bir zemin sunduğunu ifade etti.
“Savaşın değil sözün, çatışmanın değil barışın büyümesini diliyorum”
Katılımcıların soru ve katkılarıyla oturumun zenginleştiğini belirten Kaya, kapanış mesajını şu temenniyle tamamladı:
“Bu sempozyumun; savaşın değil sözü, öfkenin değil aklı, çatışmanın değil barışı büyütmesini diliyorum. Hepinize saygılarımı sunuyorum.”

Son oturumunda, TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu üyesi siyasetçiler değerlendirmelerde bulundu.
Oturumun moderatörlüğünü Mehmet Bekaroğlu üstlenirken, konuşmacılar arasında akademisyen Sinan Kızılkaya, Saadet Partisi’nden Bülent Kaya, DEVA Partisi’nden Mehmet Emin Ekmen ve CHP’li Oğuz Kaan Salıcı yer aldı. Konuşmalarda çözüm sürecinin geleceği, demokratikleşme adımları ve siyaset kurumunun rolü öne çıktı.
Sempozyum da konuşan DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Mithat Sancar, kalıcı barışın ancak zihinsel dönüşümle mümkün olacağını vurguladı. Sancar, barışın sadece siyasetçiler ve örgütler arasında değil toplumun tüm kesimlerinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini belirterek, “Silahların hem elde hem zihinde bırakılması gerektiğini” söyledi.

DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Mithat Sancar konuşmasında Doğu Konferansı çalışmalarının yeniden canlanmasından duyduğu memnuniyetle başlayarak Ortadoğu’da savaşın neredeyse hayatın olağan bir parçasına dönüştüğünü ifade etti.
Sancar şu değerlendirmelerde bulundu: “Hayalimiz barış gerçeğimiz savaş. Bu durum hayatın bir parçası oldu ve zihinlerimizi de egemenliğine aldı. Savaşın Ortadoğu’da kaçınılmaz olduğu zihinlerimizde bir kader olarak algılanacak şekilde yerleşti. Barışın ulaşılmaz olduğu kabulüyle yaşanıyor. Bunu nasıl değiştireceğiz? Filistin’de ölen sadece çocuk, kadın, bir halk değildir hayallerimizdir, bu durum bizim lanetimizdir. Aynı durum Türkiye’de Kürt sorunu çevresinde de ortaya çıkmış, çıkar ilişkileri ağının da sonu anlamına gelecektir. Bunun dışında Türkiye halklarının barışı içten arzuladığına hep inandım”
“Yeni bir imkân belirdi; sürekli ‘olmazları’ sıralamak tehlikelidir”
2013’te Akil İnsanlar Heyeti çalışmalarında toplumda büyük bir dönüşüme tanıklık ettiğini hatırlatan Sancar, bugün ortaya çıkan fırsatın önceki süreçlerden farklı dinamiklere sahip olduğunu söyledi. Sancar, sürece sürekli karamsarlıkla yaklaşmanın risklerine dikkat çekerek şöyle konuştu:
“Şimdi yeni bir imkan belirmiştir ve yol almaktadır. Şimdiye kadar yaşadıklarımızdan farklı dinamiklere sahip olduğunun da altını çizeyim. Sürekli olmazları öne çıkaran yaklaşım tehlikelidir. Böyle bir yaklaşım akmakta olan sürece kendi katkılarımızı sunmayı da engeller. Eleştiri, itiraz olacaktır ancak yürümekte olan sürecin yöntemlerine itiraz edip ötesine geçmemek hayatın akışının dışına düşmek olacaktır. O nedenle herkesin kendi katkısının nasıl olacağını ciddi şekilde düşünmesi gerekir.”
“Tepeden aşağıya zihniyet değişimi olmaz”
Sancar, barışın önündeki en büyük engellerden birinin zihniyet dönüşümünün zorluğu olduğunu vurguladı. Kendi çok dilli yaşam hikâyesi üzerinden Ortadoğu’da halklar arası iletişimin güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
Şu sözlere yer verdi:
“Ben Nusaybin’de doğdum, evde Arapça, sokakta Kürtçe, ilkokulda Türkçe öğrendim… Etkileşimi sadece lisan üzerinden değil zihniyette de sağlamamız lazım… Ortadoğu’da sınırların değişmesi değil ama etkisizleşmesi acil ihtiyaçtır… Tepeden aşağıya bir zihniyet değişimi olamaz, bütün devletlerin eşit yaşama sahip çıkması da beklenemez. Bunu kendimiz mücadele ederek yapacağız. İsrail’de de Türkiye’de de…”
“Barış dili sevmeyi değil, nefret etmemeyi gerektirir”
Barış sürecinde ilerleme sağlandığını belirten Sancar, özellikle kullanılan dilin kritik rolüne dikkat çekti. Toplumun ve siyasetin sertleşmeye değil, nefret duygusundan arınmaya ihtiyacı olduğunu söyledi.
Konuşmasının devamında şu ifadeleri kullandı: “2013’te epeyce mesafe almıştık, şimdi de almaktayız… Bir süreç başladığında barış dili önemli faktörlerden biridir ancak barış dili illa birbirini sevmeyi değil ama nefret etmemeyi içerir. Sevgi acil değil ama nefretten kurtulmak acildir… Barış dili çelebilik gerektirir… Şimdi birbirimize göz mesafesinde bakma zamanındayız. Birbirine güvenen bir ilişkiler sistemi kurmuşsak milli güvenlikten insani güvenliğe geçiş sürecine girebiliriz… Silah sadece elde değil zihinde de yerleşir. Sadece elde değil zihinde de silahsızlanma ilerlemeli. Bu hem örgüt hem devlet hem de diğer aktörler için geçerli.”
Sinan Kızılkaya: “İktidar yeterli adım atmıyor”
Akademisyen Sinan Kızılkaya, barışın toplumsallaşmasının önemine dikkat çekerek Türkiye’de demokratikleşmeden bağımsız bir barış modelinin mümkün olmadığı görüşünü dile getirdi.
Kızılkaya, şunları söyledi:
“Demokrasisiz bir barış Türkiye’de mümkün olabilir mi? Dünya örneklerinde demokrasi içermeyen barış modelleri var ancak buralar geçmişte de otoriterliğin görüldüğü yerler. Ancak Türkiye’de 1800’lerden bu yana halk oyunun üzerinde bir güç yok, en azından petrolümüz yok! Bu nedenle toplumsal rıza üretilmesi gerektiğini unutmamız gerekiyor. Barışın toplumsallaştırılması için iktidar yeterli adım atmıyor bunu yapmak ana muhalefet partisi CHP’ye düşer diye düşünüyorum.”
Bülent Kaya: “Cumhur İttifakı ilk kez muhalefetle yol yürümek zorunda kaldı”
Saadet Partili Bülent Kaya, Kürt meselesinin artık bölgesel bir boyut kazandığını ve bu durumun çözüm için yeni bir zemin oluşturduğunu ifade etti. Kaya, uluslararası güç dengelerinin değişmesiyle Türkiye, Irak ve Suriye’deki Kürt aktörlerin meşruiyet ve görünürlüğünün arttığını belirtti.
Kaya açıklamalarında şu ifadeleri kullandı: “Bölgede ve Türkiye’de yaşanan gelişmelerle Kürt meselesi artık ülke sınırlarını aşan bir hale geldi… Bu üç ülke vatandaşlarının meselenin çözümü için sınırları aşan bir birliktelik haline gelmeleri çözüm için önemli olacaktır… Cumhur İttifakı ilk kez muhalefet partileriyle yol yürümeyi tercih etmek durumunda kaldı. İstedikleri gibi yürümesini sağlamayı zorluyorlar elbette ama yine de bu durumun bir imkan sağladığını düşünüyorum. Komisyonun yapacağı iş çatışma bitti dendikten sonra en azından demokratikleşmeyi gündeme getirecek düzenlemelerdir.”
Mehmet Emin Ekmen: “Süreci zorlayan etken İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan uygulamalar’’
DEVA Partili Mehmet Emin Ekmen, geçmiş çözüm süreci deneyimlerinden çıkarılması gereken derslere işaret ederek, bugünkü girişimin daha fazla toplumsal ve siyasi sahiplenmeye ihtiyaç duyduğunu belirtti.
Konuşmasında öne çıkan ifadeler şöyle; “Kürt sorununun çözümü konusunda geçmiş 13 deneyimin ardından umarım bugün yeniden hayıflanmadığımız bir süreç yaşarız… Sürecin en olumlu yanlarından biri Bahçeli’nin çağrısına Öcalan’ın yanıtıdır… İkinci olumlu durumsa Devlet Bahçeli’nin hepimizi şaşırtan bir esneklikle umut hakkından… komisyonun kurulmasına, İmralı’ya gidilmesine kadar oldukça ön açıcı olmasıdır… Süreci zorlayan bir diğer etken de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve yargı organları tarafından yapılan uygulamalardır. Biz engeller ve zorluklara rağmen yine de eleştirilerimizi daha sınırlı tutup sürece destek vermeye çalışıyoruz.”
Oğuz Kaan Salıcı: “Süreci öven değil, nefreti küçülten bir dil gerekli”
CHP’li Oğuz Kaan Salıcı, hem Türkiye’nin hem de bölgenin güvenlik odaklı politikalarının yanında demokratikleşme ihtiyacının ertelenemeyeceğini vurguladı. Sürecin devlet politikası kimliği kazandığını ve iktidar değişse bile devam edeceğini ifade etti.
Salıcı, konuşmasında şu değerlendirmelere yer verdi: “Tüm dünya silahlanmaya çalışıyor… Biz böyle bir ortamda barışı konuşuyoruz ve bu çok kıymetli… Hem bölgedeki ülkeler, hem Cumhur İttifakı hem örgüt bu işin tamamlanmasını istiyor, devlet aklı da öyle… Süreci öven değil ama nefreti küçülten bir dil gerekli… Bizim tabanımızda Cumhur İttifakı’na bir güvensizlik var ama hiç kimse silah bırakılmamalı demiyor.”





