CHP’nin eski Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, T24’te yayımlanan değerlendirmesinde Türkiye’nin dış politikasına ilişkin kapsamlı bir çerçeve sundu. Küresel güç dengelerinin yeniden şekillendiğine dikkat çeken Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin bu tabloda edilgen değil, yön veren bir aktör olabileceğini ifade etti.
Kılıçdaroğlu yazısında şu değerlendirmelere yer verdi:
“Küresel perspektifli politika çerçevesi Türkiye kendisini cephe ülkesi değil, denge ülkesi olarak konumlandırmalıdır.ABD ile ilişki pazarlıkçı stratejik ortaklık temelinde yürütülmeli; NATO üyeliği otomatik angajman değil stratejik kaldıraç olarak görülmelidir.
Rusya ile işbirliği sürdürülmeli ancak enerji ve finansal bağımlılığa izin verilmemelidir. Çin ile ilişkiler seçici, ekonomik ve lojistik eksenli tutulmalı; teknolojik egemenlik korunmalıdır.
Avrupa ile güvenlik merkezli değil, teknoloji ve üretim ortaklığına dayalı yeni bir ilişki inşa edilmelidir. Tüm bunların ön koşulu ise kurumsal kapasitenin güçlendirilmesidir. İçeride zayıf olan bir devlet, dışarıda denge kuramaz.”
Soğuk Savaş benzetmesi: ABD–Çin–Rusya ekseni
Kılıçdaroğlu, küresel sistemde yaşanan dönüşümü tarihsel bir perspektifle ele aldı. ABD’nin Soğuk Savaş döneminde Çin’e karşı izlediği yumuşama politikasının bugün farklı bir biçimde yeniden sahneye çıktığını vurguladı.
Bu stratejik değişimin başta Ukrayna savaşı olmak üzere birçok alanda dengeleri etkilediğini belirten Kılıçdaroğlu, şu ifadeleri kullandı:
“Kırılgan barış, yeni denge ABD’nin Soğuk Savaş’ta Çin’e uyguladığı yumuşama stratejisi bugün Çin’e karşı Rusya ile yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşüm; Ukrayna savaşını, transatlantik ilişkileri, Rusya-Çin ortaklığını ve Avrasya güvenlik mimarisini derinden etkilemektedir. Türkiye doğru stratejiyle bu süreçte yalnızca etkilenen değil, denge kuran ve yön veren bir aktör olabilir. Bu, Türkiye için nadir bir tarihsel fırsat penceresidir.”
Kurumsal güç vurgusu öne çıktı
Yazının dikkat çeken başlıklarından biri de iç siyaset ile dış politika arasındaki doğrudan ilişki oldu. Kılıçdaroğlu, kurumsal kapasitesi zayıflamış bir devletin küresel alanda denge kuramayacağını vurgulayarak, dış politikanın sürdürülebilirliğinin içerdeki demokratik ve kurumsal yapıdan bağımsız düşünülemeyeceğini ifade etti.
Yazının tamamı şu şekilde;
İçeride zayıf olan bir devlet, dışarıda denge kuramaz. ABD’nin Soğuk Savaş’ta Çin’e uyguladığı yumuşama stratejisi bugün Çin’e karşı Rusya ile yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşüm; Ukrayna savaşını, transatlantik ilişkileri, Rusya-Çin ortaklığını ve Avrasya güvenlik mimarisini derinden etkilemektedir
Soğuk Savaş’tan Ukrayna Savaşı’na jeopolitik öncelikler değişiyor mu? Washington’un Çin’i çevrelemek için Rusya ile “kontrollü yumuşama” arayışı olabilir mi? Bunun Avrupa, Avrasya ve Türkiye için olası sonuçları ne olabilir?
Bu sorulara yanıt ararken, öncelikle şu gerçeğin altını özenle çizmek gerekir: Ulusların ve devletlerin jeopolitik konumlanması, küresel güçlerin birbirlerine yönelik tehdit algıları değiştikçe yeniden şekillenir. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin Çin ile geliştirdiği yumuşama politikası bunun en klasik örneklerinden biridir. Washington, Sovyetler Birliği’nin küresel etkisini dengelemek için ideolojik rakibi Çin ile stratejik bir açılım gerçekleştirmiş; bu hamle Sovyet bloğunu jeopolitik olarak yalnızlaştırmıştır.
Bugün benzer bir stratejik mantığın tersine çevrilmiş versiyonu sahneye çıkmaktadır. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Batı için ikincil bir tehdit haline gelen Rusya, Çin’in yükselişi karşısında yeniden stratejik değer kazanmaktadır. ABD’nin birincil tehdidi artık Rusya değil, Çin’dir. Bu nedenle Washington, Rusya’yı Çin’den uzaklaştırabilecek bir kontrollü yumuşama ihtimalini yeniden değerlendirmektedir. Bu stratejik dönüşümün en görünür sahnesi ise Ukrayna’dır.
1. Yumuşama mantığının tarihsel arka planı
1970’lerde ABD’nin Çin açılımı üç temel hedefe dayanıyordu… 1. Sovyetler Birliği’ni çevrelemek, 2. Avrasya güç dengesini değiştirmek, 3. İki cepheli tehdit ihtimalini ortadan kaldırmak.
Washington, Çin ile diplomatik ilişki kurarak Sovyetlerin doğu kanadındaki baskıyı artırmış, Çin’i uluslararası sisteme entegre etmiş ve bu strateji Sovyet gücünün zayıflamasında kritik rol oynamıştır.
NATO’nun 1999 ve 2004 genişlemeleriyle Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa’nın büyük kısmı Rusya’nın nüfuz alanından koparılmış, Moskova jeopolitik olarak yalnızlaştırılmıştır. Bugün ise tablo köklü biçimde değişmiştir.
2. Ve Çin…
21. yüzyılın ikinci on yılından itibaren Çin;
Dünya ekonomisinin ikinci büyük gücü olmuş
• Teknolojide ABD’ye rakip hale gelmiş
• Askerî modernizasyonla Pasifik dengelerini sarsmış
• Kuşak-Yol Girişimi ile Avrasya’da altyapısal ve lojistik hâkimiyet kurmaya başlamıştır.
Washington’da giderek netleşen stratejik yargı şudur…
ABD aynı anda hem Rusya’yla hem Çin’le uzun soluklu büyük güç rekabeti yürütemez.
Bu nedenle ABD’nin tehdit hiyerarşisi yeniden tanımlanmıştır.
• Birincil tehdit: Çin
• İkincil tehdit: Rusya
• Bölgesel tehditler: İran, Kuzey Kore, Orta Doğu
Bu değişim, Ukrayna politikasını da köklü biçimde dönüştürmüştür.
Bu bölüme bir not daha düşmemiz gerekiyor. İngiltere Gizli İstihbarat Servisi (SIS) Başkanı Blaise Metreweli’nin 15 Aralık 2025 tarihli konuşması…
“Çin, bu yüzyılda gerçekleşecek küresel dönüşümün merkezinde yer alacağından, MI6 olarak bizlerin, hükümetin Çin’in yükselişini ve bunun İngiltere ulusal güvenliği üzerindeki etkilerini anlamasını sağlamaya devam etmemiz şarttır.”
3. Çin tehdidinin asıl boyutu: Küresel finansal mimari
Çin’in yükselişi yalnızca askerî veya ticari değildir; küresel finans düzenine yöneliktir. ABD hegemonyasının temel dayanağı, dolar merkezli finansal mimaridir.
Çin ise;
• Dijital yuan,
• Enerji ticaretinde dolar dışı ödeme mekanizmaları,
• İkili ticaret anlaşmaları,
• Alternatif finans ve kredi ağları üzerinden bu yapıyı aşındırmaktadır.
Rusya’nın SWIFT sisteminden dışlanması, Çin için alternatif finans sistemlerinin test alanına dönüşmüştür.
Rusya’nın tamamen Çin finansal ekosistemine bağımlı hale gelmesi, ABD açısından askerî değil sistemik bir kırılma riski anlamına gelir.
Bu nedenle Washington’un Rusya ile kontrollü yumuşama arayışı, yalnızca Ukrayna savaşını yönetmek değil; Çin merkezli alternatif küresel düzeni geciktirmek amacını da taşımaktadır.
4. ABD’nin askerî paradigması ve Ukrayna
ABD savaşları yalnızca sahada değil; teknoloji, üretim ve tedarik zincirleriyle kazanma anlayışını tarihsel olarak kurumsallaştırmıştır.
Pentagon’un öncelikleri artık:
• Yapay zekâ,
• Uzay teknolojileri,
• Yarı iletken üretimi,
• Siber kapasite,
• İHA ve drone ekosistemleri,
• Küresel lojistik ağlardır.
Bu bağlamda ABD’nin Ukrayna’dan kısmen geri çekilmesi bir zayıflık değil; Çin ile uzun vadeli rekabet için güç konsolidasyonudur.
5. ABD’nin Rusya ile kontrollü yumuşama arayışı
Washington’da öne çıkan üç değerlendirme dikkat çekicidir:
1. Rusya’nın tamamen çökmesi Çin’i güçlendirir.
2. Rusya’nın Çin’e tam bağımlılığı ABD için uzun vadeli tehdittir.
3. Moskova ile bağların kopması Pekin-Moskova eksenini kalıcılaştırır.
Bu nedenle ABD;
• Ukrayna’nın maksimum toprak hedefinden uzaklaşmış,
• Askerî desteği sınırlamış,
• Diplomatik kanalları açmış,
• Rusya’nın “yüzünü kurtarabileceği” bir ateşkes ihtimalini gündeme almıştır.
Bu yaklaşım, 1972 Çin yumuşamasının tersine çevrilmiş versiyonudur.
6. Avrupa neyi amaçlıyor?
ABD için birincil tehdit Çin iken, Avrupa için hâlâ Rusya’dır. Polonya, Baltık ülkeleri ve Almanya açısından Rusya sistemik bir güvenlik tehdididir.
ABD’nin hesabı küresel, Avrupa’nınki ise bölgeseldir.
Avrupa Birliği aynı zamanda Çin’e olan teknoloji ve tedarik bağımlılığını azaltmak istemektedir. AB’nin “ne ABD’li ne Çinli teknoloji vasalı olmak istemiyoruz” çıkışı, klasik dış politikadan ziyade teknolojik egemenlik ve stratejik özerklik arayışıdır.
7. Orta güçler ve yeni denge alanı
Yenidünya düzeni yalnızca büyük güçler arasında şekillenmemektedir.
Türkiye, Hindistan, Brezilya, Suudi Arabistan ve Endonezya gibi ülkeler; tek bir blokta hizalanmak yerine denge üretici aktörler olarak öne çıkmaktadır.
Bu ülkeler için tercih ikilemi değil, çoklu angajman dönemi başlamıştır
. Türkiye bu grubun en kritik üyelerinden biridir.
8. Çin’in Kaygısı ve Küresel Güney
Rusya, Çin için;
• ABD hegemonyasına karşı siyasal uyum,
• Enerji güvenliği,
• Kara koridorları açısından stratejik ortaktır.
ABD-Rusya yakınlaşması Çin’i Avrasya’da yalnızlaştırabilir, Tayvan konusunda ABD’nin elini güçlendirebilir ve Kuşak-Yol projelerini zayıflatabilir.
Ancak Çin’in önemli bir avantajı vardır: Küresel Güney.
Afrika, Latin Amerika ve Asya’nın büyük bölümü Batı yaptırımlarına katılmamış, Rusya ve Çin ile ilişkilerini sürdürmüştür. Bu durum Batı merkezli düzenin meşruiyet krizini ortaya koymaktadır.
9. Türkiye’nin stratejik konumu
Türkiye için bu tablo hem fırsatlar hem riskler barındırmaktadır.
Fırsatlar:
• Rusya-Batı arasında arabuluculuk,
• Karadeniz güvenlik mimarisinde merkez ülke olma,
• Enerji ve lojistik koridorlarının düğüm noktası olma.
Riskler:
• ABD-Rusya pazarlıklarında dışlanma,
• Rusya-Çin dengesinin Türkiye üzerinde baskı yaratması,
• Avrupa’nın beklentilerinin artması.
10. Türkiye ne yapmalı?
– Küresel perspektifli politika çerçevesi Türkiye kendisini cephe ülkesi değil, denge ülkesi olarak konumlandırmalıdır.
ABD ile ilişki pazarlıkçı stratejik ortaklık temelinde yürütülmeli; NATO üyeliği otomatik angajman değil stratejik kaldıraç olarak görülmelidir.
Rusya ile işbirliği sürdürülmeli ancak enerji ve finansal bağımlılığa izin verilmemelidir. Çin ile ilişkiler seçici, ekonomik ve lojistik eksenli tutulmalı; teknolojik egemenlik korunmalıdır.
Avrupa ile güvenlik merkezli değil, teknoloji ve üretim ortaklığına dayalı yeni bir ilişki inşa edilmelidir.
Tüm bunların ön koşulu ise kurumsal kapasitenin güçlendirilmesidir.
İçeride zayıf olan bir devlet, dışarıda denge kuramaz.
11. Sonuç: Kırılgan barış, yeni denge
ABD’nin Soğuk Savaş’ta Çin’e uyguladığı yumuşama stratejisi bugün Çin’e karşı Rusya ile yeniden sahneye çıkmaktadır. Bu dönüşüm; Ukrayna savaşını, transatlantik ilişkileri, Rusya-Çin ortaklığını ve Avrasya güvenlik mimarisini derinden etkilemektedir.
Türkiye doğru stratejiyle bu süreçte yalnızca etkilenen değil, denge kuran ve yön veren bir aktör olabilir. Bu, Türkiye için nadir bir tarihsel fırsat penceresidir.





