İran’da son dönemde artan protestolar, yalnızca ekonomik sıkıntılara verilen bir tepki olmanın ötesine geçerek rejimin meşruiyetini ve bölgesel konumunu sorgulayan çok katmanlı bir krize dönüşüyor. İç toplumsal baskı ile dış jeopolitik kuşatma, Tahran yönetimini tarihsel bir sıkışmanın içine sürüklüyor.
Ekonomik Taleplerin Ötesinde Bir Kriz
POLİTEİA/ Politik Araştırmalar Merkezi’nin son raporuna göre; İran’da son dönemde yaşanan protestolar, ilk bakışta ekonomik ve toplumsal talepler etrafında şekilleniyor gibi görünse de, tarihsel arka plan ve mevcut bölgesel–küresel konjonktür birlikte değerlendirildiğinde, sürecin niteliksel olarak yeni ve daha derin bir aşamaya işaret ettiği görülüyor. Mevcut protesto dalgası, yalnızca artan hayat pahalılığına yönelik bir tepki değil; rejim, toplum ve uluslararası sistem arasındaki gerilimin kesişim noktasında ortaya çıkan çok katmanlı bir kriz dinamiğinin ürünü olarak öne çıkıyor.
Bu çerçevede İran’daki protestolar, iç politik gelişmelerin ötesinde, İsrail–ABD–İran üçgeninde şekillenen bölgesel ve küresel güç mücadelesiyle de doğrudan bağlantılı bir tablo sunuyor.
İran’da Protestoların Tarihsel Seyri
İran’da protesto hareketlerinin geçmişine bakıldığında, ilk aşamada ağırlıklı olarak ekonomik ve toplumsal nedenlerle ortaya çıktıkları görülüyor. Özellikle 1989–1997 yılları arasında Rafsancani döneminde uygulanan ekonomik reformlar, gelir dağılımındaki bozulma ve artan hayat pahalılığı, sınırlı ve dağınık protestolara zemin hazırlamıştı. Bu dönemdeki gösteriler, doğrudan rejim karşıtı bir karakter taşımaktan uzak, ekonomik taleplerle sınırlı kaldı.
1997 sonrasında reformcu hareketlerin güç kazanmasıyla birlikte protestoların niteliği değişti. Siyasi özgürlükler, ifade hakkı ve yönetişim biçimi kamusal tartışmaların merkezine yerleşirken, politik ve ideolojik talepler belirginleşti.
2015 sonrasında ise tablo yeniden tersine döndü. Politik mobilizasyon zayıflarken, 2017 itibarıyla ekonomik memnuniyetsizlik kaynaklı protestolar yeniden ön plana çıktı. 2019’daki ve “Aban Protestoları” olarak bilinen gösteriler, akaryakıt fiyatlarına yapılan ani zamla tetiklendi ve özellikle yoksul kesimler ile işçi sınıfının katılımıyla geniş bir toplumsal tabana yayıldı.
2020’de Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi ve 2022’de Mahsa Amini’nin ölümü sonrasında yaşanan protestolar ise ekonomik taleplerin ötesine geçerek yaşam tarzı, bireysel özgürlükler ve rejimin ideolojik yapısını hedef alan sistemsel bir itiraz biçimine dönüştü.
2025 Sonu: Protestolarda Yeni Aşama
İran, 2025 yılının sonunda yeni bir protesto dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Başkent Tahran’da 28 Aralık’ta ekonomik gerekçelerle başlayan gösteriler kısa sürede ülke geneline yayıldı. Artan enflasyon ve ulusal para birimi riyalin hızla değer kaybetmesi, protestoların temel tetikleyicisi olurken; taleplerin kısa sürede rejimin meşruiyetini sorgulayan bir zemine kaydığı gözlemlendi.
Uzun süredir kötü yönetim, yaygın yolsuzluk ve ağır yaptırımların baskısı altında olan İran ekonomisi, Haziran savaşının ardından daha da kırılgan hâle geldi. Riyalin sert değer kaybı, yükselen enflasyon ve artan sermaye kaçışı, ekonomik krizi derinleştirdi. Nükleer programın sekteye uğramasıyla yaptırımların gevşetileceğine dair beklentilerin zayıflaması ise ekonomik güvensizliği artırdı.
Bu koşullar altında Tahran yönetimi, ekonomik hoşnutsuzluğu artık yalnızca bir iç sorun olarak değil, dış baskılarla eş zamanlı ilerleyen bir rejim güvenliği meselesi olarak ele alıyor.
Güvenlik Eşiği Aşıldı mı?
Protestoların ilk günlerinde yönetimin görece temkinli bir güvenlik yaklaşımı benimsediği görülse de, 10 Ocak 2026 itibarıyla internet erişiminin kesilmesi ve güvenlik güçlerinin müdahalesinin sertleşmesi, rejimin kriz algısında kritik bir eşik aşıldığına işaret ediyor. 12 Ocak itibarıyla yaşanan çatışmalarda binlerce kişinin hayatını kaybettiğine yönelik tahminler, iç güvenlik krizinin ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor.
Son protestolar, ekonomik gerekçelerle başlasa da kısa sürede rejimin kurumsal ve ideolojik yapısını sorgulayan taleplere dönüşmesiyle önceki dönemlerden ayrışıyor.
Bölgesel Kuşatma ve Askerî Denklem
Bu süreci farklı kılan temel unsurlardan biri, İran iç siyasetinin neredeyse tamamen bölgesel ve küresel güç mücadelesine eklemlenmiş olması. İsrail’in Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler, Irak’taki Şii milisler ve diğer İran bağlantılı aktörlere yönelik sistematik operasyonları, İran’ın bölgesel nüfuz alanının kademeli biçimde daraltıldığını gösteriyor.
Suriye’de Esad yönetiminin düşmesiyle oluşan güç boşluğu da bu süreci hızlandıran kritik bir gelişme olarak öne çıkıyor. Bu adımlar, İran’ın “arka bahçesi” olarak tanımlanan bölgesel etki alanının tasfiyesine yönelik bütüncül bir askerî-stratejik planın parçası olarak değerlendiriliyor.
İstihbarat Zafiyeti ve Psikolojik Kırılma
İsrail’in Hamas lideri İsmail Haniye’yi Tahran’da hedef alarak öldürmesi, İran’ın iç güvenlik ve istihbarat kapasitesine dair ciddi soru işaretleri yarattı. Bu suikast, yalnızca askerî değil; İran’ın caydırıcılık algısını zedeleyen güçlü bir psikolojik darbe niteliği taşıdı.
Bu gelişme, rejimin uzun süredir savunduğu “dış tehdit karşısında toplumun yönetim etrafında kenetleneceği” tezinin mevcut koşullarda karşılık bulmadığını da ortaya koydu.
ABD–İsrail Söylemi ve Caydırıcılığın Aşınması
Protestoların ardından ABD’de, özellikle Donald Trump’ın sertleşen söylemleri ve İran’a yönelik doğrudan askerî müdahale imaları, Tahran’ın caydırıcılık kapasitesinde belirgin bir erozyona işaret ediyor. İran’ın bölgesel nüfuz kaybı, derinleşen ekonomik kriz ve toplumla yaşanan kopuş, ABD ve İsrail açısından stratejik bir fırsat alanı oluşturuyor.
Genel Değerlendirme
İran’daki mevcut protesto dalgası, ne yalnızca ekonomik krizlerin tetiklediği geçici bir toplumsal patlama ne de klasik anlamda bir rejim karşıtı hareket olarak tanımlanabilir. Süreç, rejim, toplum ve uluslararası sistem arasındaki gerilimin eş zamanlı derinleştiği tarihsel bir sıkışmaya işaret ediyor.
Kısa vadede ani bir rejim çöküşü olası görünmese de, yapısal ekonomik bozulma, artan dış baskılar ve aşınan toplumsal meşruiyet, mevcut sistemin sürdürülebilirliğini ciddi biçimde tartışmalı hâle getiriyor. Protestolar bastırılsa dahi, orta ve uzun vadede yeniden gündeme gelme potansiyelini koruyor.
Sonuç olarak İran İslam Cumhuriyeti, dış güvenlik tehditleri ile iç toplumsal baskı arasında giderek daralan bir manevra alanında ilerliyor. Bu durum, ani bir çöküşten ziyade uzun soluklu ve yönetilmesi giderek zorlaşan bir kriz sürecine işaret ediyor.
Kaynak:POLİTEİA/Politik Araştırmalar Merkezi





