Türkiye, uzun yıllardır toplumu kutuplaştıran siyasal anlayışların ağır bedellerini ödemiş bir ülkedir. Dün farklı kimlikler, inançlar ve siyasal görüşler karşı karşıya getiriliyordu. Bugün ise aynı siyasi gelenekten, aynı inanç dünyasından, aynı tarihsel hafızadan beslenen insanlar birbirine rakip değil, adeta düşman hâline getirilmeye çalışılıyor.
12 Eylül askeri faşist darbesine giden süreçte Türkiye; Alevi-Sünni ekseninde kutuplaştırılmak istenmiş, Kahramanmaraş, Çorum ve Malatya’da yaşanan katliamlarla toplumsal barış hedef alınmıştır. Darbe sonrasında Madımak ve Başbağlar’da yaşanan acılar ise, toplumun ortak vicdanını yaralayarak yeni ayrışmalar üretme çabalarının en karanlık örnekleri olarak hafızalara kazınmıştır.
Ancak bu millet, bütün provokasyonlara rağmen birlikte yaşama iradesinden vazgeçmemiş; acılarını ayrışmanın değil, dayanışmanın hafızasına dönüştürmeyi başarmıştır.
Dün toplumu inançlar üzerinden bölmek isteyenler nasıl başarılı olamadılarsa, bugün de Alevi toplumunu kendi içinde ayrıştırmaya, Cumhuriyet Halk Partisi’ni mezhep tartışmaları üzerinden yıpratmaya yönelik girişimler aynı akıbete mahkumdur. Çünkü tarih, aynı senaryoların farklı oyuncularla sahneye konulmasına izin verenleri değil; o oyunları bozmayı başaranları yazar.
Aynı Mahalleyi Birbirine Düşürmek Kimseye Kazandırmaz; Bu oyun tutmayacak.
Birlikte Büyümek Hepimize Kazandırır
Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan tartışmalar da, Alevi toplumunda yürütülen polemikler de eleştiri sınırlarını aşarak hakarete, itibarsızlaştırmaya ve linç kültürüne dönüştüğünde yalnızca bireyleri değil; ortak mücadele zeminini, toplumsal güveni ve demokratik geleceği de zedeler.
Demokrasi; farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, eleştirinin olgunlukla karşılandığı ve özeleştirinin erdem sayıldığı bir rejimdir.
Ancak eleştiri, hakaretin; rekabet, düşmanlığın; siyaset ise kişisel hesaplaşmaların aracına dönüştüğünde demokrasi güçlenmez, tam tersine toplumun fay hatları derinleşir.
Bugün Türkiye’nin en fazla ihtiyaç duyduğu şey, öfkeyi örgütlemek değil; ortak aklı, ortak vicdanı ve ortak geleceği büyütmektir. Siyasetin dili ayrıştıran değil birleştiren; ötekileştiren değil kucaklayan, kişileri değil ilkeleri merkeze alan bir dil olmak zorundadır.
Cumhuriyet’in kurucu değerlerine, laikliğe, demokrasiye ve sosyal adalete inanan herkesin ortak sorumluluğu; farklılıklarımızı çatışmanın değil, zenginliğin kaynağı olarak görebilmektir. Çünkü aynı mahallenin insanlarını birbirine düşürerek ne demokrasi güçlenir ne siyaset kazanır ne de Türkiye geleceğe güvenle yürüyebilir.
Unutmamalıyız ki; kavga büyüdükçe hiçbirimiz büyümüyoruz. Birbirimizi eksilterek değil, birbirimizi çoğaltarak güçlenebiliriz. Aynı davaya inanan insanların birbirini yıpratması, yalnızca ortak hedefleri zayıflatır. Oysa dayanışma, güven ve sağduyu birleştiğinde yalnızca siyasi hareketler değil, milletler de büyür.
Bizim görevimiz kişilere göre saf tutmak değil, ilkelere sadakat göstermektir. Eleştiriyi ahlakla, siyaseti erdemle, mücadeleyi dayanışmayla yürütmektir.
Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yeni kamplaşmalar değil; daha güçlü bir demokrasi, daha sağlam bir hukuk düzeni, daha derin bir adalet anlayışı ve en önemlisi birleşe birleşe büyüyen bir toplumsal kardeşliktir.
Çünkü gelecek; birbirini tüketenlerin değil, birbirine omuz verenlerin olacaktır.
4 Temmuz 2026
Yıldırım Kaya
kaya.yildirim@gmail.com





